I. Giriş ve Kavram
İş kazası sonucu gerçekleşen ölüm, tek bir olaydan doğmakla birlikte birden çok kişinin şahsında, birbirinden bağımsız birden çok talep doğuran bir olgudur. Bu taleplerin bir kısmı maddi, bir kısmı manevi niteliktedir. Maddi talep, ölenin sağlığında yakınlarına sağladığı düzenli katkının ortadan kalkmasından, yani desteğin yitirilmesinden doğar ve ekonomik bir kaybın karşılığıdır. Manevi talep ise ölümün yakınlarda bıraktığı acı, elem ve kederin, kişilik değerlerinde meydana getirdiği eksilmenin bir ölçüde giderilmesini amaçlar ve bu yönüyle bir zenginleşme aracı değil, tatmin aracıdır. Ölenin eşi, çocukları ve anne-babası; ölenin mirasçısı sıfatıyla değil, desteğini yitiren üçüncü kişi sıfatıyla dava açar. Bu ayrım salt kavramsal bir tartışma değildir. Davanın kime ait olduğunu, zararın nasıl hesaplanacağını, ölenin kendi kusurunun talebe yansıyıp yansımayacağını ve hangi tazminatın bölünebileceğini belirler.
Bunun pratik karşılığı ise şudur: aynı olaydan doğan talepler tek bir alacak değil, her hak sahibinin kendi şahsında doğan ayrı alacaklardır. Zarar her davacı için ayrı hesaplanır, her davacı için ayrı harçlandırılır ve kanun yolu sınırları da ayrı ayrı değerlendirilir.
Maddi ve manevi tazminat da aynı davada ileri sürülmekle birlikte birbirinden bağımsız iki rejime tabidir. Maddi tazminat bölünebilir bir alacaktır; manevi tazminat ise bölünemez ve tam olarak talep edilmek zorundadır. Bu ikisinin karıştırılması, ilerleyen başlıklarda görüleceği üzere talebin esasa girilmeden reddedilmesine yol açabilir.
Aşağıdaki bölümlerde önce bu temel kavramlar ve kanuni çerçeve ortaya konulmakta; ardından zararın hesaplanması, sosyal güvenlik ödemelerinin mahsubu ve kusur incelemesi ele alınmaktadır. Sonraki bölümler ise uygulamada en çok tereddüt doğuran üç alana ayrılmıştır: manevi tazminatın bölünmezliği ile 7589 sayılı Kanun sonrası kısmi dava rejimi ve husumetin kime yöneltileceği hususu.
1. Destekten yoksun kalma zararının bağımsız niteliği
Destekten yoksun kalma tazminatı, ölenin malvarlığına dâhil olup mirasçılara geçen bir alacak değildir. Yargıtay bu noktayı istikrarlı biçimde vurgulamaktadır.
İstanbul BAM 9. Hukuk Dairesi, E. 2019/3567, K. 2022/92, 24.01.2022“… salt miras yoluyla geçen bir hak olmayıp, bilimsel ve yargısal içtihatlarda kabul edildiği üzere destekten yoksun kalanın şahsında doğrudan doğruya doğan, asli ve bağımsız bir talep hakkıdır …”
Bu nitelendirmenin iki pratik sonucu vardır. Birincisi, her davacının zararı ayrı ayrı hesaplanır; miras payı oranında bir paylaştırma yapılmaz. İkincisi, ölenin kendi kusuru, hak sahiplerinin şahsında doğan bu bağımsız zarara doğrudan yansıtılamaz. Uygulamada bu ikinci sonuç özellikle trafik-iş kazası kesişiminde tartışılmakta olup, iş kazası dosyalarında ölenin müterafik kusuru genellikle 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 52 çerçevesinde indirim sebebi olarak değerlendirilmektedir.
2. Maddi ve manevi tazminatın farklı rejimlere tabi olması
Aynı dilekçede ileri sürülseler de maddi ve manevi tazminat, dava türü bakımından birbirinden tamamen ayrı iki rejime tabidir. Maddi tazminat bölünebilir bir alacaktır ve kısmi dava konusu yapılabilir; manevi tazminat ise bölünemez ve tam olarak talep edilmek zorundadır.
II. Kanuni Çerçeve
Uyuşmazlık, birbiriyle kesişen üç mevzuat katmanı üzerinde çözülür: sorumluluk hukuku (TBK), iş ve sosyal güvenlik mevzuatı (4857 sk, 5510 sk, 6331 sk). Bazı uyuşmazlıklarda buna dördüncü bir katman eklenir: mahalli idare ve kamu ihale mevzuatı.
1. Ölüm hâlinde uğranılan zararlar — TBK m. 53
MADDE 53 — ÖlümÖlüm hâlinde uğranılan zararlar özellikle şunlardır:
1. Cenaze giderleri.
2. Ölüm hemen gerçekleşmemişse tedavi giderleri ile çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar.
3. Ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar.
Maddedeki “özellikle” ibaresi sayımın sınırlayıcı olmadığını gösterir. Kazadan sonra ölüm hemen gerçekleşmemişse, ölüm anına kadar doğan tedavi giderleri ve iş göremezlik zararı ölenin malvarlığında doğar ve mirasçılara geçer; destekten yoksun kalma zararı ise hak sahiplerinin şahsında doğar. İki kalem farklı kişilere ait olduğundan dilekçede ayrı ayrı kurulmalıdır.
2. Zararın belirlenmesi ve yeni faiz rejimi — TBK m. 55
7589 sayılı Kanun’un 18 inci maddesiyle TBK m. 55’e iki fıkra eklenmiştir. Madde bugün şu haldedir:
MADDE 55 — BelirlenmesiDestekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz.
Bu Kanun hükümleri, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin istem ve davalarda da uygulanır.
(Ek fıkra: 16/7/2026-7589/18 md.) Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ile ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar nedeniyle, zarar görenin veya destekte bulunan kişinin kazancının bilindiği döneme ilişkin hesaplanan tazminat miktarının toplamına haksız fiil veya zarar doğuran olayın meydana geldiği tarihten; zarar görenin veya destekte bulunan kişinin kazancının bilinemediği döneme ilişkin hesaplanan tazminat miktarının toplamına ise karar tarihinden itibaren kanuni faiz işletilir.
(Ek fıkra: 16/7/2026-7589/18 md.) Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar ile ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplara bağlı tazminatlar için ifa amacıyla tahkikat başlayıncaya kadar ödenen bedel, ödeme tarihine göre belirlenecek tazminat miktarından oransal olarak mahsup edilir.
İkinci fıkra ayrıca önemlidir: TBK’nın hesap kuralları, idari eylemlerden doğan ölüm zararlarına ilişkin davalarda yani idari yargıda görülen tam yargı davalarında da uygulanır. Dolayısıyla dava idari yargıda görülse bile destekten yoksun kalma zararı aynı esaslara göre hesaplanacaktır.
3. Zaman bakımından uygulama — 7589 s.K. geçici m. 1
7589 sayılı Kanun 31.07.2026 tarihli ve 33326 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış ve ilgili maddeleri yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak Kanun’un farklı maddeleri farklı bağlama noktalarına bağlanmıştır. Bu, uygulamada en çok hataya yol açacak noktadır.
GEÇİCİ MADDE 1 (ilgili fıkralar)(9) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 6098 sayılı Kanunun 55 inci maddesinde yapılan değişiklik, söz konusu değişikliğin yürürlüğe girdiği tarihten sonra meydana gelen haksız fiiller veya zarar doğuran olaylar hakkında uygulanır. Bu değişikliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce meydana gelen haksız fiiller veya zarar doğuran olaylar bakımından maddenin değişiklikten önceki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.
(10) Bu maddeyi ihdas eden Kanunla 6100 sayılı Kanunun yürürlükten kaldırılan 107 nci maddesi, yürürlükten kaldırılma tarihinden önce açılan davalar bakımından uygulanmaya devam olunur.
Görüldüğü üzere TBK m. 55 bakımından ölçüt olayın tarihi, HMK m. 107 bakımından ise davanın tarihidir. Bu iki ölçüt aynı dosyada farklı yönlere işaret edebilir.
| Kural | Bağlama noktası | Sonuç |
|---|---|---|
| TBK m. 55 — faizin bilinen/bilinemeyen dönem ayrımı | Zarar doğuran olayın tarihi | 31.07.2026’dan önceki olaylarda maddenin eski hâli uygulanır (geçici m. 1/9) |
| TBK m. 55 — dava öncesi ifa amaçlı ödemenin oransal mahsubu | Zarar doğuran olayın tarihi | Aynı; eski olaylarda önceki içtihat rejimi sürer |
| HMK mülga m. 107 — belirsiz alacak davası | Davanın açıldığı tarih | 31.07.2026’dan önce açılmış davalarda uygulanmaya devam olunur (geçici m. 1/10) |
| HMK m. 109/4 — bir defalık talep artırımı | Davanın açıldığı tarih | Bu tarihten sonra açılan kısmi davalarda uygulanır |
| 3095 s.K. m. 1 — kanuni faiz oranı | Faizin işlediği dönem | Dönemsel oran tablosuyla hesap yapılması zorunludur |
Uygulamada en sık karşılaşılacak hal şudur: Kaza 31.07.2026’dan önce meydana gelmiş, dava ise bugün açılacaktır. Bu dosyada TBK m. 55’in yeni fıkraları uygulanmaz, ancak HMK m. 107’ye dayanılarak belirsiz alacak davası da açılamaz. Yani faiz bakımından eski rejim, dava türü bakımından yeni rejim geçerlidir. İki ölçütün karıştırılması hem faiz hem dava türü yönünden hak kaybı doğurur.
4. Kanuni faiz oranı — 3095 s.K. m. 1
Aynı Kanun’un 10 uncu maddesiyle 3095 sayılı Kanun’un 1 inci maddesi yeniden yazılmış ve sabit oran uygulamasına son verilerek kanuni faiz, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bir önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranının yüzde sekseni olarak belirlenmiştir. Bunun destekten yoksun kalma dosyalarındaki pratik sonucu, faizin artık tek bir oranla değil, dönemsel oran tablosuyla hesaplanmasının zorunlu hâle gelmesidir.
5. İşverenin gözetme borcu — TBK m. 417 ve 6331 s.K.
MADDE 417 (ilgili fıkralar)İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.
İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir.
Son fıkra, işverenin sorumluluğunu sözleşmeye aykırılık rejimine bağlamaktadır. Bunun ispat yükü ve zamanaşımı bakımından sonuçları vardır; ayrıca işverene karşı ileri sürülen talep ile üçüncü kişiye karşı ileri sürülen haksız fiil talebinin farklı rejimlere tabi olması sonucunu doğurur.
III. İş Kazası, Ölüm ve İlliyet Bağı
5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesi anlamında bir olayın iş kazası sayılması ile özel hukuk tazminat sorumluluğunun doğması aynı şey değildir. Kurumun olayı iş kazası saymamış olması işverenin tazminat sorumluluğunu kaldırmadığı gibi, iş kazası sayması da tek başına kusuru ispat etmez. İki değerlendirme farklı amaçlara hizmet eder ve farklı ölçütlere tabidir.
1. İlliyetin kesilmesi savunmaları
İşveren tipik olarak üç savunmaya başvurur: üçüncü kişinin ağır kusuru, ölenin ağır kusuru ve kaçınılmazlık. Üçüncü kişinin kasıtlı eyleminin illiyet bağını kesip kesmediği, özellikle işyerinde meydana gelen kasten öldürme olaylarında tartışılmaktadır. Yargıtay, illiyetin kesilip kesilmediğinin somut olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilmesi gerektiği görüşündedir.
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, E. 2016/8246, K. 2017/419, 24.01.2017“… kasten öldürmeye teşebbüs eylemi nedeniyle iş kazası ile Davalı Belediye arasında illiyet bağının kesilip kesilmediğinin değerlendirilmesi; illiyet bağının kesilmediğinin kabulü halinde davalı ... Belediyesinin iş kazasının gerçekleştiği otoparkı işletip işletmediğinin tespiti …”
Karardan çıkan yöntem şudur: önce illiyet bağı sorgulanır, illiyetin kesilmediği kabul edilirse ancak o zaman işverenin denetim ve gözetim yükümlülüğüne aykırılığı incelenir. Bu sıralamanın atlanması, kusur raporunun baştan sakat olmasına yol açar.
2. Bünyesel yatkınlık ve mevcut hastalık
Ölümün kazadan bir süre sonra gerçekleştiği veya ölenin mevcut bir rahatsızlığının bulunduğu hâllerde, bünyesel faktörlerin ölüme katkısı ayrı bir tartışma konusudur. Yargıtay, bu değerlendirmenin tıbbi belgeye dayanmasını ve heyette ilgili uzmanlığın bulunmasını aramaktadır.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2022/5651, K. 2023/8757, 26.09.2023“… kusur raporunu düzenleyen bilirkişi heyetinde kardiyoloji alanında uzmanlığı bulunan hekim bilirkişi bulunmadığı, yine her iki bilirkişi kusur raporunda da bünyesel faktör değerlendirmesi yapılmış olmasına karşın dosya içeriğinde davacılar murisine ait ölümün kalp krizinden kaynaklandığına dair ölüm formu dışında hiçbir sağlık raporu/tıbbi belgenin bulunmadığı …”
Bu karar, davacı bakımından somut bir savunma aracı sağlar: bünyesel faktör iddiası tıbbi belgeye ve uygun uzmanlığa dayanmıyorsa rapora itiraz edilmelidir.
3. Meslek hastalığı sonucu ölüm
Bu çalışma iş kazası ekseninde kurgulanmış olmakla birlikte, meslek hastalığı sonucu ölüm hâlinde de destekten yoksun kalma ve manevi tazminat rejimi esas itibarıyla aynıdır. Fark, olayın tespiti ve zamanaşımının başlangıcı noktasında ortaya çıkar.
5510 sayılı Kanun m. 14 (ilgili fıkralar)Meslek hastalığı, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik halleridir.
Meslek hastalığı, işten ayrıldıktan sonra meydana çıkmış ve sigortalı olarak çalıştığı işten kaynaklanmış ise, sigortalının bu Kanunla sağlanan haklardan yararlanabilmesi için, eski işinden fiilen ayrılmasıyla hastalığın meydana çıkması arasında bu hastalık için Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikte belirtilen süreden daha uzun bir zamanın geçmemiş olması şarttır.
İş kazasından ayrılan üç nokta vardır. Birincisi, meslek hastalığının varlığı ve iş ile illiyeti Kurum Sağlık Kurulu tarafından tespit edilir; bu tespit yapılmadan açılan tazminat davasında eksiklik giderilmeden esasa girilmesi doğru olmaz. İkincisi, hastalık işten ayrıldıktan sonra ortaya çıkabildiğinden zararın ve sorumlunun öğrenilmesi ânı, dolayısıyla TBK m. 72’deki iki yıllık sürenin başlangıcı, kaza dosyalarındaki gibi tek bir olay tarihine bağlanamaz. Üçüncüsü, hastalığın birden çok işverenin yanında geçen çalışmadan kaynaklandığı hâllerde husumet, maruziyetin gerçekleştiği tüm işverenlere yöneltilmelidir.
Dava şartı arabuluculuk istisnası bakımından fark yoktur: 7036 sayılı Kanun m. 3/3, iş kazası ile meslek hastalığını birlikte saymaktadır. Aynı şekilde 7036 m. 6/3’teki özel yetki kuralı da yalnızca iş kazasından söz ettiğinden, meslek hastalığı davalarında bu fıkraya dayanılamayacağı gözetilmelidir.
IV. Destek ve Destekten Yoksun Kalan Kavramı
Destek kavramı hukuki bir ilişkiyi değil, eylemli bir durumu ifade eder. Eylemli ve düzenli olarak bir kimsenin geçimini kısmen veya tamamen sağlayacak biçimde ona yardım eden ya da olayların olağan akışına göre yakın bir gelecekte bu yardımı sağlayacak olan kişi destek sayılır. Birincisi fiilî destek, ikincisi farazi (varsayımsal) destektir.
1. Karineye dayanan hâller
Eşlerin birbirine, anne-babanın çocuklarına, çocukların anne-babaya destek olacağı karine olarak kabul edilir. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Genel Kurulu’nun 22.06.2018 tarihli kararı ile, anne-babanın çocuğunun ölümü nedeniyle açtığı destekten yoksun kalma davalarında destek ilişkisinin ispatı için Sosyal Güvenlik Kurumu’nca gelir bağlanmış olması şartının aranmayacağı benimsenmiştir. Desteğin ölüm anında fiilen mevcut olması da şart değildir; ileride gerçekleşmesi beklenen destek de korunur.
Yargıtay İBK, E. 2016/5, K. 2018/6, 22.06.2018“… Anne-babanın, çocuğunun haksız fiil ve/veya akde aykırılık sonucu ölmesi nedeniyle açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davalarında, desteklik ilişkisinin varlığının ispatı için Sosyal Güvenlik Kurumundan gelir bağlanması şartının aranmayacağına… Anne-babanın çocuğunun haksız fiil ve/veya akde aykırılık sonucu ölmesi nedeniyle açtığı destekten yoksun kalma tazminatı davalarında, çocukların anne-babaya destek olduklarının karine olarak kabulünün gerektiğine …”
2. Karine dışında kalan yakınlar
Karine kapsamı dışındaki kişiler bakımından destek ilişkisinin eylemli ve düzenli olarak devam ettiği somut delillerle kanıtlanmalıdır. Yargıtay bu noktada oldukça sıkı davranmaktadır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2018/1697, K. 2018/6317, 18.10.2018“… ölenin davacıya fiili ve sürekli olarak destek olduğu veya ileride destek olabileceği adı geçen davacı tarafından kanıtlanamadığından davacı yararına destekten yoksun kalma tazminatına hükmedilmesi doğru değildir …”
Karara konu olayda davacı, ölen gelininin desteğinden yoksun kaldığını ileri sürmüş; oğlu bakımından talebi kabul edilirken gelini bakımından reddedilmiştir. Kardeş, nişanlı, fiilî yaşam ortağı ve üvey çocuk bakımından da aynı ispat yükü geçerlidir. Bu davacılar için dilekçe aşamasında tanık listesi, ortak konut kaydı, düzenli para transferi kayıtları gibi somut delillerin hazırlanması zorunludur.
3. Desteğin kapsamı ve süresi
- Destek yalnızca parasal yardımı ifade etmez; bakım ve hizmet biçiminde sağlanan katkı da ekonomik değeri olan destektir.
- Çocuklar bakımından destek süresi belirlenirken yaş, öğrenim durumu ve sosyal-ekonomik koşullar birlikte değerlendirilir; yüksek öğrenim görülüyorsa daha uzun bir süre kabul edilir.
- Eş bakımından yeniden evlenme olasılığı hesaba katılır; bu olasılığın belirlenmesinde kullanılan tabloların güncelliği doktrinde eleştirilmektedir.
- Anne-baba bakımından, çocuğun evlenip kendi ailesini kuracağı ve gelirinin bir kısmını kendi çekirdek ailesine ayıracağı varsayımı destek payını etkiler.
V. Maddi Tazminatın Hesaplanması
1. Gerçek ücretin tespiti
Hesabın çıkış noktası ölenin gerçek ücretidir. Bordroda görünen asgari ücret ile fiilen ödenen ücret arasındaki fark, kayıt dışı çalışmanın yaygın olduğu sektörlerde tazminatın tamamını belirleyen unsurdur. Banka kayıtları, meslek kuruluşundan alınacak emsal ücret araştırması ve tanık beyanları birlikte değerlendirilir. Yol, yemek, ikramiye gibi süreklilik arz eden yan haklar da ücrete dâhildir.
2. Bakiye ömür ve yaşam tablosu: TRH-2010 mu, PMF-1931 mi?
Hesap; bilinen dönem ve bilinmeyen dönem ile aktif ve pasif dönem ayrımı üzerine kurulur. Yaşam süresinin belirlenmesinde hangi tablonun kullanılacağı uygulamada itiraza konu edilmektedir.
Bakiye ömrün hangi tabloya göre belirleneceği, tazminat miktarını en çok etkileyen tek teknik tercihtir. Uzun yıllar Fransız nüfus verileriyle 1931 yılında hazırlanmış PMF-1931 cetveli kullanılmış; sonradan Hazine Müsteşarlığı ile Hacettepe Üniversitesi Aktüerya Bilimleri Bölümü, Marmara ve Başkent üniversitelerinin çalışmasıyla ülkemize özgü “Ulusal Mortalite Tablosu” olan TRH-2010 hazırlanmıştır. İki tablo arasındaki fark küçük değildir.
| Ölçüt | PMF-1931 | TRH-2010 |
|---|---|---|
| Veri kaynağı | Fransız nüfus istatistikleri (1931) | Türkiye ulusal doğum ve ölüm istatistikleri |
| Cinsiyet ayrımı | Yok | Var — kadın ve erkek için ayrı tablo |
| Yeni doğanın ortalama ömrü | 56,64 yıl | Kadın 78,02 yıl · Erkek 71,93 yıl |
| Genç yaşlarda fark | Daha kısa bakiye ömür | 15 ile 22 yıl arasında daha uzun |
| Orta yaşlarda fark | Değerler birbirine yaklaşır | Değerler birbirine yaklaşır |
| Tazminata etkisi | Daha düşük tazminat | Daha yüksek tazminat |
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 2020 yılı Aralık ayı itibarıyla TRH-2010’a geçmiş, Danıştay 10. Dairesi de aynı yönde karar vermektedir. Gerekçe, gerçek zararın varsayımlara dayanan bir hesap olması ve bu nedenle gerçeğe en yakın verilerin kullanılmasının zorunlu bulunmasıdır.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 40. Hukuk Dairesi, E. 2021/1993, K. 2022/875, 10.05.2022“… TRH-2010 yaşam tablosunun ülkemize özgü ve güncel verileri içerdiği de göz önüne alındığında tazminat hesaplarında bakiye ömrün belirlenmesinde TRH-2010 tablosunun esas alınmasının güncellenen ülke gerçeklerine daha uygun olacağı …”
Kararda somut sayılar da verilmiştir: aynı dosyada ölen desteğin bakiye ömrü PMF-1931’e göre 31,10 yıl, TRH-2010’a göre 41,17 yıl olarak hesaplanmıştır. On yıllık bu fark doğrudan tazminata yansır.
Buna karşılık iş kazası dosyalarına bakan dairede tereddüt yaşanmış; PMF-1931’in kökleşmiş içtihatla istikrarlı biçimde uygulandığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu genelgeleriyle benimsenen bir tablonun Yargıtay Kanunu’ndaki usul izlenmeden esas alınmasının yerinde olmadığı yönünde karşı oy yazılmıştır.
Tartışmayı büyük ölçüde kanun çözmüştür. 7327 sayılı Kanun’un 18 inci maddesiyle Karayolları Trafik Kanunu’na eklenen hüküm, destekten yoksun kalma tazminatının “ulusal doğum ve ölüm istatistikleri kullanılarak hazırlanan hayat tablosu” ve azami yüzde iki iskonto oranı esas alınarak hesaplanmasını öngörmektedir. Zorunlu sigorta bakımından getirilen bu ölçüt, ulusal tabloyu kanun düzeyine taşıdığından iş kazası dosyalarında da TRH-2010 lehine güçlü bir dayanak oluşturur.
Uygulama notu: Bilirkişi raporu geldiğinde ilk bakılacak satır, bakiye ömrün hangi tabloya göre belirlendiğidir. PMF-1931 kullanılmışsa itiraz edilmeli ve TRH-2010’a göre ek rapor alınması talep edilmelidir; aksi halde genç yaşta ölen işçinin dosyasında tazminat yıllar bazında eksik hesaplanır. Raporda tablonun adının yazılmadığı hallerde de açıklama istenmelidir.
3. Aktif ve pasif dönem, bilinen ve bilinemeyen dönem
Destek zararı tek bir çarpımla bulunmaz; dönemlere bölünerek hesaplanır. İlk ayrım çalışma hayatına ilişkindir. Yerleşik uygulamada 60 yaşına kadar aktif dönem kabul edilir; bu dönemde gerçek ücret esas alınır. 60 yaşın doldurulmasından bakiye ömrün sonuna kadar ise pasif dönem hesaplanır ve bu dönemde asgari ücret esas alınır. Aktif dönemin 65 yaşa kadar kabul edilmesi bozma sebebi yapılmaktadır.
İkinci ayrım zaman bakımındandır. Rapor tarihine kadar gerçekleşmiş zarar bilinen dönemdir; bilinen veriler kullanılarak somut olarak ve iskontoya tabi tutulmaksızın hesaplanır. Rapor tarihinden sonraki zarar ise bilinemeyen dönemdir; bilinen son gelir esas alınarak her yıl artırım ve iskonto uygulanmak suretiyle bugünkü değere indirgenir. Uygulamada bu işlem progresif rant yöntemi olarak adlandırılır.
| Dönem | Ölçüt | Esas alınan gelir | Hesap tekniği |
|---|---|---|---|
| Bilinen dönem | Olaydan rapor tarihine kadar | Dönem içinde fiilen geçerli ücretler | Somut hesap; iskonto uygulanmaz |
| Bilinemeyen dönem | Rapor tarihinden sonrası | Bilinen son gelir | Yıllık artırım ve iskonto ile bugünkü değere indirgeme |
| Aktif dönem | Ölüm tarihinden 60 yaşa kadar | Gerçek ücret ve yan haklar | Destek payı oranında dağıtım |
| Pasif dönem | 60 yaştan bakiye ömrün sonuna kadar | Asgari ücret | Destek payı oranında dağıtım |
Yeni rejimle bağlantı: Bilinen ve bilinemeyen dönem ayrımı 31.07.2026’dan sonra meydana gelen olaylar bakımından artık yalnızca bir hesap tekniği değildir. TBK m. 55’e 7589 sayılı Kanun ile eklenen fıkra uyarınca kazancın bilindiği döneme ilişkin tazminata olay tarihinden, bilinemediği döneme ilişkin tazminata ise karar tarihinden faiz işletilecektir. Bu nedenle raporun iki dönemi ayrı ayrı ve tutar göstererek ayrıştırması zorunludur; tek toplam veren rapora itiraz edilmelidir.
4. Destek payları ve pay esası
Desteğin gelirinin tamamı hak sahiplerine gitmez. Ölen kişi hayatta olsaydı gelirinin bir kısmını kendi ihtiyaçlarına ayıracağından, hesapta önce desteğe bir pay ayrılır, kalan gelir hak sahipleri arasında paylaştırılır. Yargıtay bu dağıtımı sabit bir pay esasına bağlamıştır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2023/11544, K. 2024/12124, 04.12.2024“… çocuksuz durumda destek, desteğin gelirini eşi ile ortak paylaşacağı varsayımına dayalı olarak, gelirden desteğin %50 ve eşin %50 pay alacağı kabul edilmektedir …”
“… eş, çocuklar ile ana babanın pay alacağı durumlarda desteğe 2 pay, eşe 2 pay, çocukların her birine 1’er pay, ana ve babaya 1’er pay ayrılarak böylece gelirin tamamının dağıtılacağı esasına dayalıdır …”
Pay esasının işleyişi şu ilkelere bağlıdır: aile bireyi sayısı arttıkça her bir payın gelire oranı düşer; bir çocuk destekten çıktığında payı desteğe, eşe ve diğer çocuklara dağıtılır, anne ve babaya aktarılmaz; anne ve babadan biri destekten çıktığında payı diğerine geçer; eş bulunmuyorsa desteğe iki, anne ve babaya birer, çocuklara birer pay ayrılır.
| Hak sahibi yapısı | Pay dağıtımı | Toplam pay | Payların gelire oranı |
|---|---|---|---|
| Yalnızca eş | Destek 2 · Eş 2 | 4 | Destek %50 · Eş %50 |
| Eş ve bir çocuk | Destek 2 · Eş 2 · Çocuk 1 | 5 | Destek %40 · Eş %40 · Çocuk %20 |
| Eş ve iki çocuk | Destek 2 · Eş 2 · Çocuk 1+1 | 6 | Destek %33,33 · Eş %33,33 · Çocuklar %16,66’şar |
| Eş, bir çocuk ve anne | Destek 2 · Eş 2 · Çocuk 1 · Anne 1 | 6 | Destek %33,33 · Eş %33,33 · Çocuk %16,66 · Anne %16,66 |
| Eş yok; iki çocuk ve anne-baba | Destek 2 · Çocuk 1+1 · Anne 1 · Baba 1 | 6 | Destek %33,33 · Diğerleri %16,66’şar |
| Bekâr ölen — evlenmeden önceki dönem | Destek 2 · Anne 1 · Baba 1 | 4 | Anne %25 · Baba %25 |
| Bekâr ölen — varsayımsal evlilik dönemi | Destek 2 · Eş 2 · Anne 1 · Baba 1 | 6 | Anne %16 · Baba %16 |
| Bekâr ölen — varsayımsal bir çocuk | Destek 2 · Eş 2 · Çocuk 1 · Anne 1 · Baba 1 | 7 | Anne %14 · Baba %14 |
| Bekâr ölen — varsayımsal iki çocuk | Destek 2 · Eş 2 · Çocuk 1+1 · Anne 1 · Baba 1 | 8 | Anne %12,5 · Baba %12,5 |
Tablodaki oranlar sabit yüzdeler değil, pay sayısının gelire bölünmesiyle bulunan değerlerdir. Yargıtay bu aritmetiği bir kararında adım adım göstermiştir: eş, bir çocuk ve anne pay alacaksa toplam altı pay ayrılır, bir payın gelire oranı 100/6 yani yüzde 16,66 olur; çocuk destekten çıktığında desteğin ve eşin payları yüzde 41,66’ya yükselirken annenin payı yüzde 16,66 olarak kalır.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2014/13784, K. 2016/11758, 20.12.2016“… bir payın gelirin tamamına oranı 100/6=%16,66 olacaktır …”
“… Çocuğun destekten çıkması halinde ise desteğe ayrılan pay %41,66, eşe ayrılacak pay %41,66 ve annenin payı %16,66 olur …”
Bekâr olarak ölen işçinin anne ve babası bakımından hesap varsayımsal olarak ilerler: ölenin ileride evleneceği ve en az iki çocuk sahibi olacağı kabul edilerek dönemler oluşturulur ve her dönemde anne ile babanın payı azalır.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2016/10688, K. 2019/4744, 15.04.2019“… hayatın olağan akışına göre bekar olarak ölen desteğin ileride evleneceği ve en az iki çocuk sahibi olacağı kabul edilerek, desteğin evleninceye kadar gelirinin yarısını kendi ihtiyaçları yarısını da anne ve babası için ayıracağı varsayılarak …”
Çocukların destekten çıkacağı yaş da ayrı bir tartışma konusudur. Uygulamada 5510 sayılı Kanun’un 3 üncü maddesindeki ölçüt kıyasen esas alınmakta; çocuğun 18 yaşını, lise veya dengi öğrenim görüyorsa 20 yaşını, yüksek öğrenim görüyorsa 25 yaşını doldurmasına kadar destek hesabı yapılması gerektiği kabul edilmektedir. Bu nedenle 22 yaş gibi tek bir yaşın peşin kabulü eksik inceleme sayılmaktadır.
Danıştay 10. Dairesi, E. 2019/6851, K. 2022/2569, 16.05.2022“… desteğin vefat tarihinde anne ve babası hayattaysa -davacı sıfatıyla destekten yoksun kalma telepleri olmasa bile- destekten yoksun kalma tazminatı hesabında onların payının da ayrılması ve bu suretle hesaplanan miktarın hükme esas alınması gerekmektedir …”
Sık yapılan hata: Ölenin anne ve babası hayattaysa, dava açmamış olsalar bile hesapta paylarının ayrılması gerekir. Aksi halde eş ve çocuklara fazla pay verilmiş olur ve rapor bozma sebebi doğurur. Bu nedenle ölenin anne ve babasının hayatta olup olmadığı, hayattaysa yaşları ve nüfus kayıtları baştan eklenmelidir.
5. Hesabın adım adım şeması
Yukarıdaki unsurlar birleştirildiğinde destekten yoksun kalma zararı şu sırayla bulunur. Şema, bilirkişi raporunun denetlenmesinde kontrol listesi olarak kullanılabilir.
- Ölenin gerçek geliri belirlenir; bordro, banka kayıtları, emsal ücret araştırması ve süreklilik arz eden yan haklar birlikte değerlendirilir.
- Ölenin ve her bir hak sahibinin bakiye ömrü TRH-2010 tablosuna göre, cinsiyet ayrımı gözetilerek belirlenir.
- Destek süresi, ölenin bakiye ömrü ile hak sahibinin bakiye ömründen kısa olanı esas alınarak saptanır; çocuklar bakımından öğrenim durumuna göre destekten çıkış yaşı eklenir.
- Süre, aktif dönem (60 yaşa kadar, gerçek ücret) ve pasif dönem (60 yaştan sonra, asgari ücret) olarak ikiye bölünür.
- Her dönem ayrıca bilinen ve bilinemeyen dönem olarak ayrıştırılır; bilinemeyen dönem artırım ve iskonto uygulanarak bugünkü değere indirgenir.
- Pay esasına göre desteğe ve her hak sahibine düşen oran hesaplanır; destekten çıkışlar nedeniyle oranların değiştiği her dönem için ayrı hesap yapılır.
- Eş bakımından yeniden evlenme olasılığı, ölenin müterafik kusuru ve varsa TBK m. 52 kapsamındaki indirim sebepleri uygulanır.
- Sosyal Güvenlik Kurumu gelirinin rücu edilebilir kısmı ile dava öncesi ifa amaçlı ödemeler mahsup edilir (bkz. VI. bölüm).
Şemanın dördüncü ve beşinci adımları birbirinden bağımsızdır ve karıştırılmamalıdır. Aktif–pasif ayrımı hangi gelirin esas alınacağını, bilinen–bilinemeyen ayrımı ise iskonto ile faiz başlangıcını belirler. Uygulamada bu iki ayrımın tek bir tabloya sıkıştırıldığı raporlarda hangi tutara hangi tarihten faiz işletileceği anlaşılamaz hâle gelmektedir.
6. Hakkaniyet indirimi yasağı
TBK m. 55’in birinci fıkrasının son cümlesi açıktır: hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesiyle artırılamaz veya azaltılamaz. Bu hüküm, tazminatın “fahiş” olduğu gerekçesiyle yapılan indirimleri kanun düzeyinde yasaklamaktadır. Buna karşılık TBK m. 52 çerçevesinde zarar görenin kendi kusuru veya rızası sebebiyle yapılacak indirim, miktara değil kusura dayandığından bu yasağın dışındadır. Uygulamada iki indirim türünün karıştırıldığı görülmektedir.
VI. Sosyal Güvenlik Ödemelerinin ve Diğer Ödemelerin Mahsubu
Mükerrer ödemeyi ve sebepsiz zenginleşmeyi önlemek için, Kurumca hak sahiplerine bağlanan gelirin belirli bir kısmı hesaplanan tazminattan indirilir. Ancak indirilecek tutarın nasıl belirleneceği, uygulamada en çok bozma sebebi oluşturan konulardan biridir.
1. Yalnızca rücu edilebilir kısım indirilir
TBK m. 55/1 uyarınca kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri tazminattan indirilemez. Rücu edilebilir kısım ise 5510 sayılı Kanun’un 21 inci maddesine göre belirlenir: işveren bakımından 21/1, kusurlu üçüncü kişiler bakımından 21/4 uygulanır ve üçüncü kişiler yönünden yalnızca ilk peşin sermaye değerinin yarısı rücu edilebilir.
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, E. 2018/6774, K. 2019/4236, 12.06.2019“indirimi gereken peşin sermaye değeri üçüncü kişinin kusurunun yarısı ile işverenin kusurunun toplamıdır”
Karar, hesabın kusur dağılımına göre yapılması gereken bir orantı hesabı olduğunu göstermektedir. Kararda somutlaştırıldığı üzere, alt işverenin %70, asıl işverenin %15, üçüncü kişi konumundaki iki kurumun ise toplam %15 kusurlu olduğu bir dosyada indirilecek oran, işveren kusurlarının tamamı ile üçüncü kişi kusurlarının yarısının toplamı olarak hesaplanmıştır.
2. İlk peşin sermaye değeri esas alınır, güncellenmez
İki sık hata vardır: karar tarihine en yakın peşin sermaye değerinin indirilmesi ve ilk peşin sermaye değerinin faizle güncellenerek indirilmesi.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2015/12163, K. 2018/5976, 07.06.2018“… kurumca bağlanan gelirin hükme en yakın tarihteki peşin sermaye değerinin indirilmesi şekli usulüne uygun olmadığı gibi ... tarafından bağlanan gelirin mükerrer şekilde indirilerek davacı aleyhine yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir …”
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2015/8424, K. 2018/2274, 13.03.2018“… Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından davacılara bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değeri Kurumun kendi hesap tekniklerine göre belirlediği ve hak sahibine ödemeyi öngördüğü muhtemel ödeme miktarına ilişkin bir hesaplama kalemi olduğundan bu miktarın hesap tarihine kadar faizle güncellenerek hesaplanan faiz miktarının zarardan mahsubu …”
İkinci karar, ilk peşin sermaye değerinin niteliğini açıklamaktadır: bu tutar fiilen yapılmış bir ödeme değil, Kurumun ileride yapacağı ödemelerin bugünkü değerine ilişkin bir hesap kalemidir. Fiilen ödenmiş bir para olmadığı için zarar-yarar denkleştirmesindeki faiz güncellemesine tabi tutulamaz.
3. Dava öncesi ifa amaçlı ödemeler — 31.07.2026 sonrası olaylar
TBK m. 55’e eklenen son fıkra, tahkikat başlayıncaya kadar ifa amacıyla ödenen bedelin, ödeme tarihine göre belirlenecek tazminat miktarından oransal olarak mahsup edilmesini öngörmektedir. Bu, işverenin veya sigortacının dava öncesi yaptığı kısmi ödemelerin nasıl düşüleceğine ilişkin içtihat tartışmasını kanun düzeyinde çözme amacı taşımaktadır. Hükmün iki noktası açık değildir: “tahkikatın başlaması” anının hangi usul işlemine bağlanacağı ve tahkikat başladıktan sonra yapılan ödemelere hangi kuralın uygulanacağı. Kanun bu ikinci hâlde sessizdir; boşluğun genel denkleştirme ilkeleriyle doldurulması gerekecektir.
Her ödemenin tarihi ve niteliği (maddi mi manevi mi, ifa amaçlı mı bağış niteliğinde mi) ayrı ayrı belgelenmelidir. Yeni kural mahsubu ödeme tarihine bağladığından, tarihi belgelenemeyen ödeme doğru mahsup edilemez.
Aşağıdaki tablo, uygulamada karşılaşılan ödeme kalemlerinin mahsup rejimini özetlemektedir.
| Ödeme kalemi | Mahsup edilir mi? | Dayanak ve ölçüt |
|---|---|---|
| SGK ölüm geliri - rücu edilebilir kısım | Evet | İlk peşin sermaye değeri; işveren için 5510 m. 21/1, üçüncü kişi için m. 21/4 (yarısı) |
| SGK ölüm geliri - rücu edilemeyen kısım | Hayır | TBK m. 55/1 |
| İlk peşin sermaye değerinin faizle güncellenmiş tutarı | Hayır | Fiilen yapılmış ödeme değil, hesap kalemidir |
| Cenaze ödeneği | Kural olarak hayır | Ayrı bir zarar kalemi karşılığıdır; cenaze gideri talebiyle birlikte değerlendirilir |
| Ferdi kaza sigortası ödemesi | Hayır | Meblağ sigortasıdır, zarar sigortası değildir |
| Zorunlu mali sorumluluk sigortacısının ödemesi | Evet | Aynı zarar kalemi bakımından mükerrer tazmin yasağı |
| İşverenin ifa amaçlı dava öncesi ödemesi | Evet | 31.07.2026 sonrası olaylarda ödeme tarihine göre oransal mahsup (TBK m. 55) |
| Bağış veya yardım niteliğindeki ödeme | Hayır | İfa amacı taşımayan ödeme; TBK m. 55/1 |
VII. Kusur, İş Sağlığı ve Güvenliği, Bilirkişi İncelemesi
İşverenin sorumluluğu, ayrık hâller dışında, iş sözleşmesinden doğan gözetme borcuna aykırılıktan kaynaklanan kusura dayalı sorumluluktur. Ancak bu kusur, olağan bir dikkatsizlik ölçüsüyle değil, mevzuatın ve teknolojik gelişmenin öngördüğü önlemlerin tamamının alınıp alınmadığı ölçüsüyle değerlendirilir.
1. Kusur raporunun taşıması gereken nitelik
Soyut bir kusur oranı vermek yeterli değildir; ihlal edilen somut yükümlülüklerin gösterilmesi gerekir.
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, E. 2014/23286, K. 2015/2550, 16.02.2015“… İş kazasının oluşumuna etken kusur oranlarının saptanmasına yönelik incelemede; ihlal edilen mevzuat hükümleri, zararlı sonuçların önlenmesi için koşulların taraflara yüklediği özen ve dikkat yükümüne aykırı davranışın doğurduğu sonuçlar, ayrıntılı olarak irdelenip, kusur aidiyet ve oranları gerekçeleriyle ortaya konulmalıdır …”
Aynı kararda, olayın gerçekleşme biçimiyle bağdaşmayan gerekçelerle işverene kusur yüklenmesi de eleştirilmiştir: kasten öldürme ile sonuçlanan bir olayda işverene “iş sağlığı ve güvenliği eğitimi vermemek” gerekçesiyle kusur atfedilmesi, neticeye etkili olmayan bir ihlalin kusur sayılması anlamına geldiğinden bozma sebebi yapılmıştır. Bu, kusur raporlarında sıkça rastlanan “ihlal listesi çıkarma” yaklaşımına karşı önemli bir sınırdır: ihlalin illiyet bağı içinde neticeye etkili olması aranır.
2. Bilirkişi heyetinin oluşumu
Heyet, işin niteliğine uygun uzmanlıkları içermelidir. Yıkım işinde inşaat mühendisi ve iş güvenliği uzmanı, bünyesel faktör tartışmasında ilgili tıp uzmanı bulunmalıdır. Tek bir iş güvenliği uzmanından alınan rapora dayanılarak hüküm kurulması, yukarıda anılan 21. Hukuk Dairesi kararlarında eksik inceleme sayılmıştır.
3. Denetim ve gözetim yükümlülüğü — asıl işveren bakımından
Asıl işverenin sorumluluğu, işi bizzat yapmamış olmasıyla sona ermez. Alt işverenin alması gereken tedbirleri denetlemek, uygunsuzlukları gidermesi için uyarmak ve işin organizasyonunu koordine etmek asıl işverenin kendi yükümlülüğüdür. Belediyenin asıl işveren sayıldığı dosyalarda kusur, tam olarak bu denetim yükümlülüğünün ihlaline dayandırılmaktadır.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2024/2735, K. 2025/2263, 17.02.2025“… davalı asıl işveren ... ve dava dışı alt işveren ... şirketi tarafından denetim, gözetim ile yapılan işin organizasyonu ve koordinasyonu yükümlülüklerinin yerine getirilmediği, iş yerinde yürütülen faaliyetlerin yeterince kontrol edilmediği, gerekli takip ve denetim yapılmadığından iş disiplini ve iş güvenliğinin sağlanamadığı …”
VIII. Manevi Tazminat
MADDE 56 — Manevi tazminatHâkim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir.
Ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir.
Ölüm hâlinde yakınların manevi tazminat isteme hakkı, TBK m. 56/2’ye dayanır. “Yakın” kavramı mirasçılıkla sınırlı olmayıp, ölenle gerçek ve yakın duygusal bağ içinde bulunan kişileri kapsar. Eş, çocuk ve anne-baba bakımından bu bağ karine olarak kabul edilirken, kardeş ve diğer yakınlar bakımından somut olarak değerlendirilir.
1. Manevi tazminat talebinde kimler bulunabilir?
Manevi tazminat, ölenin malvarlığında doğup mirasçılara geçen bir alacak değildir. TBK m. 56/2, ölüm hâlinde “ölenin yakınlarına” uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebileceğini düzenlemekte; böylece yakınların şahsında, ölümün onlarda yarattığı acı ve elem sebebiyle bağımsız bir talep hakkı doğmaktadır. Hak mirasçılık sıfatına bağlı olmadığından mirası reddeden yakın da manevi tazminat isteyebilir; buna karşılık ölenle arasında gerçek bir duygusal bağ bulunmayan bir kişinin salt mirasçı sıfatına dayanarak talepte bulunması mümkün değildir.
“Yakın” kavramı kanunda tanımlanmamıştır. Ölçüt hukuki bağ değil, ölenle davacı arasındaki fiilî ve duygusal bağın yoğunluğudur. Uygulamada bu bağ iki grupta değerlendirilir:
- Bağın karine olarak kabul edildiği yakınlar: eş, çocuklar (evlat edinilen dâhil) ve anne-baba. Bu kişiler bakımından acı ve elemin varlığı ayrıca ispatlanmaz; aksini ileri süren davalı, aralarında fiilî bir kopukluk bulunduğunu ispatla yükümlüdür.
- Bağın somut olarak ispatlanması gereken yakınlar: kardeşler, torunlar, büyükanne ve büyükbaba, üvey anne-baba ile üvey çocuklar, nişanlı ve resmî nikâh bulunmaksızın fiilen birlikte yaşayan kişi. Bu kişiler bakımından aynı çatı altında yaşama, ekonomik ve duygusal dayanışma, olay sonrasındaki ilgi gibi somut olgular dilekçede açıkça ileri sürülmeli ve tanık deliliyle desteklenmelidir.
Yargıtay, iş kazası sonucu ölüm dosyalarında bu ölçütü açıkça formüle etmiştir.
Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, E. 2011/1591, K. 2011/7861, 10.10.2011“… Burada önemli olan, yakınlığın Aile Hukuku çerçevesinde hukuksal bir yakınlık değil, duygusal bir yakınlık olmasıdır. Bu duruma göre, ölen işçinin eşi, çocukları, ana babası ve kardeşleri böyle bir davada davacı sıfatını taşıyabilecekleri gibi; nişanlı, evlatlık ve diğer yakınları da davacı olabilirler …”
“… Kardeşin manevi tazminat isteminde bulunabilmesi için mutlaka ana-baba bir kardeş olması bir koşul değildir. Sadece baba bir, ya da sadece ana bir kardeş de, diğer koşulları varsa manevi tazminat isteminde bulunabilir …”
TBK m. 56/2’nin gerekçesinde de, 818 sayılı Kanun’daki “ölünün ailesi” ifadesinin yerine “ölenin yakınları” denilerek kapsamın bilinçli olarak genişletildiği belirtilmiştir. Buna karşılık kapsamın genişlemesi, akrabalığın tek başına yeterli sayılması anlamına gelmez.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2021/3528, K. 2021/3659, 24.06.2021“… Ölen kişi ile güçlü duygusal bağı olan fakat herhangi bir ailevî veya hukukî ilişkisi olmayan bir kişi de pekala ölenin yakını olması hasebiyle bu madde kapsamında manevi tazminat talep edebilir …”
“… ölenin akrabası olmakla birlikte, ilişkisi azalmış kişilerin manevi bir zarara uğradıkları kabul edilemeyeceğinden dolayı lehlerinde manevi tazminata hükmedilmemelidir …”
Uygulama sonucu: Kardeş, torun, üvey çocuk, nişanlı veya fiilî yaşam ortağı için yalnızca yakınlık derecesi yetmez. Ortak konutta yaşama, düzenli görüşme, birlikte çalışma gibi olgular bulunmalıdır. Yakınlık derecesinin kendisi ise, 22.06.1966 tarihli ve 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca talebin şartı değil, miktarı etkileyen bir unsurdur.
Olay tarihinde ana rahminde bulunan çocuk, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 28/2 uyarınca sağ doğmak koşuluyla ana rahmine düştüğü andan itibaren hak ehliyetine sahip olduğundan, babasının ölümü sebebiyle manevi tazminat isteyebilir. Çocuğun yaşının küçüklüğü sebebiyle acıyı algılayamayacağı savunması da isabetli değildir: babasız veya annesiz büyümenin doğurduğu manevi eksiklik, yaşam boyu süren bir zarardır.
Yakınların TBK m. 56/2’ye dayanan taleplerinden ayrı olarak, ölenin kaza ile ölümü arasındaki dönemde bizzat çektiği acı sebebiyle doğan manevi tazminat talebi de gündeme gelebilir. 818 sayılı Borçlar Kanunu m. 47’de yer alan devir sınırlaması 6098 sayılı Kanun’a alınmadığından bu talep miras yoluyla intikal eder ve mirasçılar tarafından miras payları oranında istenebilir. İşçinin kaza anında değil, hastanede bir süre tedavi gördükten sonra öldüğü dosyalarda bu kalem ayrıca değerlendirilmelidir; kaza ile ölümün eş anlı olduğu hâllerde ise ölenin şahsında doğmuş bir manevi zarardan söz edilemez.
Miktarın belirlenmesinde TBK m. 51 ve 52 uyarınca olayın gerçekleşme biçimi, tarafların kusur dereceleri, ölenle davacı arasındaki yakınlık, davacının yaşı, tarafların ekonomik ve sosyal durumları ile paranın alım gücü birlikte değerlendirilir. Manevi tazminat bir zenginleşme aracı olmamakla birlikte, caydırıcılık işlevini boşa çıkaracak ölçüde sembolik de belirlenemez. Ölenin kendi kusuru, yakınların manevi tazminatı bakımından da indirim sebebidir.
2. Bölünmezlik ilkesi
Manevi tazminatın tekliği ve bölünmezliği, Yargıtay’ın yerleşik uygulamasıdır. İlkenin dayanağı, manevi zararın niteliğidir: acı ve elem haksız eylemin meydana geldiği anda gerçekleşir ve zarar gören tarafından takdir ve tayin edilebilir. Dolayısıyla davacının, dava tarihinde talebinin miktarını belirleyememesi söz konusu değildir.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2025/13500, K. 2025/16217, 27.11.2025“… İş kazasında zarar gören davacı, davanın açıldığı tarihte manevi tazminat alacağının miktarını kendisi belirlediğinden, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu söylenemez…manevi tazminat isteminin kısmi veya belirsiz olarak değil, istemin tam olarak belirli olduğu davada değerlendirilip karara bağlanmasının mümkün olması, bu yönle davacının kısmi veya belirsiz alacak davası olarak manevi tazminat isteminde bulunmasında hukuki yararının olduğundan bahsedilemeyeceği gözetilerek, bu kısma ilişkin istemin usulden reddi gerekir …”
Kararın sonucu ağırdır: manevi tazminat kısmi veya belirsiz alacak davası olarak istenirse, talep esastan değil usulden reddedilir. Bu, hukuki yarar yokluğuna dayanan bir dava şartı eksikliğidir.
3. Miktarın sonradan artırılamaması
Bölünmezlik ilkesinin ikinci yüzü, dava dilekçesinde gösterilen manevi tazminat miktarının sonradan artırılamamasıdır. Yargıtay bu yasağı, artırımın hangi usul aracıyla yapıldığına bakmaksızın uygulamaktadır.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2016/14192, K. 2019/6322, 20.05.2019“… manevi tazminatın tekliği ve bölünmezliği ilkesi gereği, adı ne olursa olsun (talep açıklama, ıslah, talep artırımı) sonradan verilecek bir dilekçeyle, dava dilekçesinde bildirilen manevi tazminat tutarının artırılamayacağı …”
Aynı yasak, birleştirilen dava yoluyla ek manevi tazminat istenmesi hâlinde de uygulanmaktadır.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2025/5166, K. 2025/9427, 03.06.2025“… davacının asıl davadaki manevi tazminat talebine ek olarak birleşen dava yoluyla manevi tazminat isteminde bulunmasında hukuki yararının olduğundan bahsedilemeyeceği de gözetilerek, birleşen dava ile ilave olarak istenen manevi tazminat talebine ilişkin istemin reddi gerekir …”
4. Talebin maddi ve manevi olarak ayrıştırılması zorunluluğu
Maddi ve manevi tazminatın tek bir rakam olarak, ayrıştırılmadan talep edilmesi hâlinde mahkeme davacıya açıklama yaptırmak zorundadır. Bu, yalnızca harç hesabıyla ilgili bir mesele değildir: manevi tazminatın hangi tutar olduğu belirlenmeden bölünmezlik ilkesinin uygulanması mümkün olmaz.
Maddi tazminat her davacı için ayrı ayrı ve kısmi olarak, manevi tazminat ise her davacı için ayrı ayrı ve tam olarak talep edilmelidir. Manevi tazminat kalemine “fazlaya ilişkin haklar saklıdır” kaydı düşülmesi, ilkenin ihlali sonucunu doğurabileceğinden isabetli değildir.
5. Tartışma: HMK m. 109/4 bölünmezlik ilkesini değiştirir mi?
Baskın görüş: Bölünmezlik ilkesi HMK m. 107’den değil, manevi zararın maddi hukuktaki niteliğinden doğmaktadır. Yargıtay kararlarında ilkenin gerekçesi hep aynı şekilde kurulmuştur: acı ve elem haksız eylem anında gerçekleşir, davacı tarafından takdir edilebilir ve bölünmesi tazminatın özüne aykırı düşer. Bu gerekçelerin hiçbiri m. 107’ye dayanmadığından, m. 107’nin ilgası ilkeyi ortadan kaldırmaz. Kaldı ki HMK m. 109/4 “alacağın sadece bir kısmının dava edildiği durumlar”dan söz etmekte olup, kısmi davanın ön şartı m. 109/1’de talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olmasıdır. Manevi tazminat bölünebilir olmadığından m. 109 hiç uygulanmaz.
Karşıt görüş: İlkenin pratik gerekçelerinden biri, davacının belirsiz alacak davası yoluyla düşük harç ödeyip sonradan miktarı yükseltmesinin önlenmesiydi. HMK m. 109/4 ile getirilen tek seferlik artırım imkânı, yargılama içinde ortaya çıkan olguların (kusur oranı, olayın gerçekleşme biçimi, ölenin çektiği acının süresi) talebe yansıtılmasına imkân tanıması bakımından savunulabilir. Ayrıca ilke, kanun metnine değil içtihada dayandığından, kanun koyucunun kısmi dava rejimini bilinçli olarak güçlendirdiği bir dönemde içtihadın yeniden değerlendirilmesi mümkündür.
Değerlendirme: Yargıtay’ın 2025 tarihli kararlarında ilkeyi hiçbir esnetme yapmaksızın ve usulden ret sonucuna bağlayarak uyguladığı görülmektedir. 7589 sayılı Kanun’un yürürlüğünden sonraki dönem bakımından henüz istikrar kazanmış bir uygulama bulunmadığından, davacının risk almaması ve manevi tazminatı tam olarak talep etmesi gerekir. Aksi yöndeki bir tercih, esasa girilmeden usulden ret sonucunu doğurma riski taşır.
IX. Kısmi Dava ve Belirsiz Alacak Davası: 7589 Sonrası Rejim
7589 sayılı Kanun’un 19 uncu maddesiyle HMK’nın belirsiz alacak davasını düzenleyen 107 nci maddesi yürürlükten kaldırılmış, 20 nci maddesiyle 109 uncu maddeye dördüncü fıkra eklenmiştir. Madde bugün şu hâldedir:
MADDE 109 — Kısmi dava(1) Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir.
(2) (Mülga: 1/4/2015-6644/4 md.)
(3) Dava açılırken, talep konusunun kalan kısmından açıkça feragat edilmiş olması hâli dışında, kısmi dava açılması, talep konusunun geri kalan kısmından feragat edildiği anlamına gelmez.
(4) (Ek: 16/7/2026-7589/20 md.) Alacağın sadece bir kısmının dava edildiği durumlarda talep konusu, aynı davada bir defaya mahsus olmak üzere iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın tahkikatın sona ermesine kadar artırılabilir. Bu durumda zamanaşımı, artırılan kısım bakımından da dava tarihinden itibaren kesilmiş sayılır.
1. Üç senaryo
Geçici m. 1/10 uyarınca mülga m. 107, yürürlükten kaldırılma tarihinden önce açılan davalarda uygulanmaya devam eder. Buna göre üç ayrı tablo ortaya çıkar:
- Dava 31.07.2026’dan önce belirsiz alacak davası olarak açılmışsa: mülga m. 107 uygulanmaya devam eder. Zamanaşımı alacağın tamamı bakımından dava tarihinde kesilmiştir; artırım eski rejime tabidir. Derdest dosyalarda dava türünün değiştirilmesine gerek yoktur.
- Dava 31.07.2026’dan sonra açılacaksa: yalnızca kısmi dava açılabilir. Talep, bir defaya mahsus olmak üzere ve ıslaha gerek olmaksızın, tahkikat sona erinceye kadar artırılabilir; artırılan kısım bakımından da zamanaşımı dava tarihinde kesilmiş sayılır.
- Dava 31.07.2026’dan önce kısmi dava olarak açılmışsa: geçiş hükmü yalnızca m. 107’ye dayalı davaları koruduğundan, m. 109/4’ün derdest kısmi davalarda uygulanıp uygulanmayacağı açık değildir. Usul kurallarının derhal uygulanması ilkesi lehe bir sonuç doğurabilirse de, bu noktada henüz yerleşmiş bir uygulama bulunmamaktadır.
2. Kazanılan ve kazanılmayan
Yeni fıkra, belirsiz alacak davasının en önemli avantajını, yani zamanaşımının alacağın tamamı için dava tarihinde kesilmesini, kısmi davaya taşımaktadır. Bu, hukuki yarar yokluğundan ret riskini de büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Alacağın belirli sayılıp sayılmadığı tartışması artık davanın kaderini belirlememektedir.
Buna karşılık fıkra yalnızca zamanaşımından söz etmekte, faiz konusunda sessiz kalmaktadır. Artırılan kısma faizin dava tarihinden mi yoksa artırım tarihinden mi işleyeceği düzenlenmemiştir. Destekten yoksun kalma dosyalarında bu boşluk, TBK m. 55’in yeni faiz rejimiyle birlikte okunmak zorundadır: 31.07.2026 sonrası olaylarda kazancın bilindiği döneme ilişkin kısma olay tarihinden, bilinemediği döneme ilişkin kısma karar tarihinden faiz işleyeceğinden, artırılan kısmın hangi döneme ait olduğu faiz başlangıcını doğrudan belirleyecektir. Bilirkişi raporunun bu iki dönemi ayrıştırarak hesaplaması, artık teknik bir tercih değil zorunluluktur.
3. Talep artırımının niteliği ve zamanlaması
- Artırım ıslah değildir. Fıkra, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmadığını açıkça belirtmektedir; dolayısıyla karşı tarafın muvafakati aranmaz.
- Artırım bir defaya mahsustur. Bilirkişi raporuna itiraz edilip ek rapor alınması ihtimali gözetilerek, artırımın hangi rapordan sonra yapılacağı stratejik olarak belirlenmelidir.
- Artırım en geç tahkikat sona erinceye kadar yapılmalıdır. Aynı Kanunla HMK m. 147’de yapılan ve duruşmalar arasındaki süreyi sınırlayan değişiklik, rapor-artırım takvimini fiilen daraltmaktadır.
- Birden çok davacının bulunduğu destekten yoksun kalma davalarında her davacının alacağı ayrı olduğundan, artırım hakkının davacı başına mı yoksa dava başına mı doğduğu tartışmaya açıktır. İhtiyatlı yaklaşım, tüm davacılar bakımından artırımın tek bir dilekçeyle ve aynı anda yapılmasıdır.
“Fazlaya ilişkin haklar saklıdır” ibaresi, HMK m. 109/3 karşısında zorunlu değildir; ibarenin yazılmamış olması kalan alacaktan feragat anlamına gelmez. Yine de dilekçenin kısmi dava niteliğini açıkça ortaya koyması, artırım hakkının kullanımında tereddüdü önler.
X. İstihdam Edilen İşçiler Bakımından Husumet
Ölümlü iş kazasında dava açılmadan cevaplanması gereken ilk soru, zararın nasıl hesaplanacağı değil, husumetin kime yöneltileceğidir. Bu sorunun cevabı, ölen kişinin kâğıt üzerindeki sözleşmesine değil, kazanın gerçekleştiği anda kimin emir ve talimatı altında, kimin organizasyonu içinde ve kimin sağladığı araç ve ortamda çalıştığına bağlıdır. Yanlış belirlenen husumet, çoğu zaman esasa girilmeden husumet yokluğundan ret veya görevsizlik kararıyla sonuçlanır ve zamanaşımı bakımından telafisi güç sonuçlar doğurur.
Aşağıda önce kamu kurumlarında, ardından özel sektörde karşılaşılan istihdam görünümleri ve bunların husumete etkisi ele alınmakta, izleyen bölümde ise uygulamada görülen özel bir durum olan belediye ve belediye iştiraki şirket ilişkisi ayrıntılı olarak incelenmektedir.
1. Ön sorun: Ölen kişinin hukuki statüsü
Husumetin belirlenmesinde ilk ayrım, ölen kişinin statüsüdür. Statü yalnızca uygulanacak maddi hukuku değil, görevli yargı kolunu da belirler:
- İş sözleşmesiyle çalışan işçi (4857 sayılı Kanun kapsamında): işverene karşı iş sözleşmesinden ve TBK m. 417 ile 6331 sayılı Kanun’dan doğan gözetme borcuna aykırılık sebebiyle iş mahkemesinde dava açılır.
- Kamu kurumunda sürekli veya geçici işçi kadrosunda çalışan personel: işveren kamu tüzel kişisi olsa dahi ilişki iş sözleşmesine dayandığından yine iş mahkemesi görevlidir.
- Devlet memuru veya diğer kamu görevlisi (657 sayılı Kanun kapsamında): idare ile arasındaki ilişki statü hukukuna tabi olduğundan, ölüm idari eylemden kaynaklanıyorsa idare mahkemesinde tam yargı davası açılır; 2577 sayılı İYUK m. 13 uyarınca önce idareye başvuru zorunludur.
- Sözleşmeli personel (657 s.K. m. 4/B) ve benzeri statüler: uyuşmazlık idari sözleşmeden doğduğundan kural olarak idari yargıya tabidir.
- Alt işveren (taşeron) işçisi: hem alt işverene hem de asıl işverene birlikte husumet yöneltilir; her ikisi de iş mahkemesinde taraf olur.
- Bağımsız yüklenici, alt yüklenici ya da eser sözleşmesiyle çalışan kişi: iş sözleşmesi bulunmadığından iş mahkemesi görevli değildir; talep haksız fiil hükümlerine dayandırılarak asliye hukuk mahkemesinde ileri sürülür.
| Ölenin statüsü | Husumet ve hukuki sebep | Görevli mahkeme |
|---|---|---|
| İş sözleşmesiyle çalışan işçi (özel sektör) | İşveren — TBK m. 417/2, 6331 s.K. | İş mahkemesi |
| Kamu kurumunda işçi kadrosunda çalışan personel | Kamu tüzel kişisi işveren — TBK m. 417/2, 6331 s.K. | İş mahkemesi |
| Alt işveren (taşeron) işçisi | Alt işveren + asıl işveren — 4857 m. 2/6, 6331 m. 23 | İş mahkemesi |
| Devlet memuru / kamu görevlisi (657 s.K.) | İdare — idari eylem ve hizmet kusuru; İYUK m. 13 ön başvuru | İdare mahkemesi |
| Sözleşmeli personel (657 s.K. m. 4/B) | İdare — idari sözleşme | İdare mahkemesi (kural olarak) |
| Eser sözleşmesiyle çalışan bağımsız yüklenici | İş sahibi ve/veya üçüncü kişi — TBK m. 49 vd. haksız fiil | Asliye hukuk mahkemesi |
| Geçici (ödünç) iş ilişkisiyle çalışan işçi | Kendi işvereni + geçici iş ilişkisi kurulan işveren — 4857 m. 7 | İş mahkemesi |
Statü tespiti bir tercih değil, kamu düzenine ilişkin bir görev sorunudur; mahkemece resen gözetilir. Bu sebeple dilekçede ölenin statüsü, hizmet dökümü ve iş sözleşmesiyle birlikte açıkça ortaya konmalıdır.
2. Kamu kurumunda doğrudan istihdam edilen işçi
Kamu kurum ve kuruluşları, kendi kadrolarında işçi statüsünde personel çalıştırdıklarında bu ilişki bakımından özel hukuk işvereni gibi sorumludur. Kurumun kamu tüzel kişisi olması, iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerini hafifletmez: 6331 sayılı Kanun m. 2 uyarınca Kanun, kamu ve özel sektör ayrımı gözetmeksizin bütün işyerlerine uygulanır. Dolayısıyla risk değerlendirmesi yapmamak, eğitim vermemek, kişisel koruyucu donanım sağlamamak veya denetim yükümlülüğünü yerine getirmemek kamu işvereni bakımından da kusur oluşturur.
Bu halde dava iş mahkemesinde açılır; talebin hukuki sebebi iş sözleşmesine aykırılık ve TBK m. 417/2’dir. Hizmet kusuru (idari eylem) hukuki sebebine dayanılması, dosyayı gereksiz yere idari yargı tartışmasına sürükler. İş ilişkisi mevcutken hizmet kusuruna dayanmak, bu bakımdan bir güçlendirme değil, görevsizlik riskidir.
Kamu görevlisi konumundaki amir, şef, iş güvenliği uzmanı veya işyeri hekimine doğrudan dava açılamayacağı yönündeki Anayasa m. 129/5 ve 657 sayılı Kanun m. 13 hükmü de burada gündeme gelir: kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan zararlara ilişkin davalar, ancak idare aleyhine açılabilir. İdarenin ödediği tazminatı ilgili görevliye rücu etmesi ayrı bir ilişkidir ve zarar görenin davasının tarafı değildir.
3. Kamu kurumunda hizmet alımı yoluyla çalıştırılan işçi
Kamu kurumlarında ölümlü iş kazalarının önemli bir kısmı, hizmet alımı ihalesiyle çalıştırılan alt işveren işçileri bakımından gündeme gelmektedir. Burada üç katmanlı bir yapı vardır: işçi ile iş sözleşmesi imzalayan yüklenici (alt işveren), işin görüldüğü işyerinin sahibi kamu kurumu (asıl işveren) ve arada ihale ilişkisi.
4857 sayılı Kanun m. 2/6 uyarınca asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeriyle ilgili olarak iş kanunundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerden alt işverenle birlikte sorumludur. İş kazasından doğan tazminat talepleri bakımından bu sorumluluk müteselsildir; ayrıca 6331 sayılı Kanun m. 23, aynı çalışma alanını paylaşan işverenlere koordinasyon ve karşılıklı bilgilendirme yükümlülüğü yüklemektedir.
Kamu kurumları bakımından muvazaa iddiasının sonucu, uygulamada sıkça yanlış aktarılan bir noktadır. 4857 sayılı Kanun’un 2 nci maddesine 5538 sayılı Kanun ile eklenen sekizinci fıkra, yüklenici aracılığıyla çalıştırılanların bu şekilde çalışmış olmalarına dayanarak (a) kurumun kadro veya pozisyonlarına atanmaya ve (b) kadrolu personel için belirlenen her türlü malî hak ile sosyal yardımlardan yararlanmaya hak kazanamayacaklarını düzenlemektedir. Hüküm, muvazaa müessesesini kamu işverenleri bakımından ortadan kaldırmamakta; yalnızca muvazaanın kadro ve malî hak doğurucu sonuçlarını sınırlamaktadır. Yargıtay’ın yerleşik uygulaması bu yöndedir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2020/3991, K. 2021/1640, 20.01.2021“… 5538 sayılı Kanun ile 4857 sayılı Kanun'un 2. maddesine bazı fıkralar eklenmiş ve kamu kurum ve kuruluşlarıyla sermayesinin yarısından fazlasının kamuya ait olan ortaklıklara dair ayrık durumlar düzenlenmiştir. Ancak, maddenin diğer hükümleri değişikliğe tabi tutulmadığından, asıl işveren alt işveren ilişkisinin unsurları ve muvazaa öğeleri değişmemiştir …”
“… Kamu işverenleri bakımından farklı bir uygulamaya gidilmesi hukuken korunamaz …”
Aynı yaklaşım Hukuk Genel Kurulu tarafından da benimsenmiş; kamu tüzel kişisinin işçi çalıştırması dolayısıyla işveren sıfatını taşıdığı ve İş Kanunu’nun alt işverenliği sınırlayan hükümlerinin kamu ile özel sektör ayrımı gözetilmeksizin uygulanacağı belirtilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2015/770, K. 2015/1243, 22.04.2015“… İş K. md.2’de alt işverenliğe ilişkin düzenlemeler, alt işverenlik ilişkilerini kamu işverenleri veya özel sektör işverenleri ile kurulanlar şeklinde bir ayrım yapmaya da imkan vermemektedir …”
İş kazası tazminatı bakımından bu tartışmanın pratik ağırlığı sınırlıdır. Kamu kurumu, ilişki geçerli bir alt işverenlik ilişkisi olsa dahi 4857 m. 2/6 uyarınca asıl işveren sıfatıyla müteselsilen sorumludur. Muvazaanın önemi kadro ve malî hak talepleri ile, kaza tarihinde işveren sıfatının kimde olduğunun tartışmalı olduğu hâllerde ortaya çıkar. Dolayısıyla muvazaa iddiası sorumluluğun kurucu unsuru olarak değil, tamamlayıcı bir vakıa olarak ileri sürülmelidir.
- Husumet: Alt işveren yükleniciye ve asıl işveren kamu kurumuna birlikte yöneltilmelidir. Yüklenicinin ihale süresi sonunda değişmiş olması, kaza tarihinde yürürlükte olan sözleşmenin tarafını sorumluluktan kurtarmaz.
- Görev: Her iki davalı bakımından da ilişki iş ilişkisine dayandığından iş mahkemesi görevlidir.
- Hukuki sebep: Alt işveren bakımından iş sözleşmesi ve TBK m. 417; asıl işveren bakımından 4857 m. 2/6 ile 6331 m. 23. Burada hizmet kusuru yoktur.
- 4734 sayılı Kanun m. 62/1-(e) kapsamındaki personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımlarında, işin niteliği gereği denetim ve gözetim fiilen kurum tarafından yürütüldüğünden, kurumun kusur değerlendirmesindeki payı ağırlaşır.
4. Özel sektörde asıl işveren – alt işveren ilişkisi ve muvazaa
Özel sektörde asıl işveren–alt işveren ilişkisinin hukuki sonucu, kamu kesimindekiyle aynı temele dayanır: 4857 sayılı Kanun m. 2/6 uyarınca asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı müteselsilen sorumludur. Ölümlü iş kazasında bu, destekten yoksun kalma tazminatı ile manevi tazminatın tamamının her iki işverenden birlikte istenebileceği anlamına gelir.
Ayrım kamu kesiminden bir noktada ayrılır: özel sektörde alt işverenlik ilişkisinin muvazaalı olduğu tespit edilirse, işçi baştan itibaren asıl işverenin işçisi sayılır. Muvazaa ölçütleri, işin asıl işin bir bölümü olup olmadığı (m. 2/7), işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektirip gerektirmediği, alt işverenin ayrı bir organizasyona ve sermayeye sahip olup olmadığı, işçilerin kimin emir ve talimatıyla çalıştığı ve daha önce o işyerinde çalışan işçilerin alt işveren nezdinde çalıştırılıp çalıştırılmadığıdır.
İş kazası tazminatı bakımından muvazaa tespiti çoğu zaman sonucu değiştirmez; ister geçerli alt işverenlik ister muvazaa söz konusu olsun, asıl işveren tazminattan sorumludur. Muvazaanın asıl önemi, kusur dağılımında ve denetim yükümlülüğünün kime ait olduğunun belirlenmesinde ortaya çıkar.
5. Birlikte istihdam, organik bağ ve geçici iş ilişkisi
Grup şirketlerinde ya da aynı adreste faaliyet gösteren şirketlerde işçinin birden fazla tüzel kişi için çalıştırılması hâlinde birlikte istihdam gündeme gelir. Birlikte istihdamın kabulü için ortak yönetim, ortak organizasyon, ortak işyeri ve işçinin her iki şirketin de talimatına tabi olması gibi somut ölçütlerin bir arada bulunması gerekir. Salt ortaklık yapısındaki benzerlik veya organik bağ, tek başına müteselsil sorumluluk doğurmaz; bu ilke izleyen bölümde belediye iştirakleri bakımından ayrıntılı olarak ele alınmaktadır.
Geçici (ödünç) iş ilişkisinde ise işçi, 4857 sayılı Kanun m. 7 uyarınca kendi işvereni tarafından başka bir işverenin işyerinde çalıştırılır. Bu hâlde geçici iş ilişkisi kurulan işveren, işçinin kendisinde çalıştığı dönemde iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almakla yükümlüdür ve iş kazasından doğan zarardan sorumludur; işçinin kendi işvereni de gözetme borcundan doğan sorumluluğunu korur. Dolayısıyla husumet her iki işverene birlikte yöneltilmelidir.
- Özel istihdam bürosu aracılığıyla kurulan geçici iş ilişkisinde büro, işçinin sözleşme tarafı olarak; hizmeti alan işveren ise fiilî çalışma ortamının sahibi olarak sorumludur.
Geçici iş ilişkisinde her iki işverenin iş kazasından birlikte sorumlu olduğu, Hukuk Genel Kurulu kararlarıyla ortaya konulmuştur.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2357, K. 2021/1121, 30.09.2021“… Anılan düzenleme, geçici iş ilişkilerinde, her iki işverenin iş sağlığı ve güvenliği koşullarının sağlanmasından beraberce sorumlu olması gerektiğini kabul etmiştir …”
“… geçici işverenin yanında iş gören işçinin uğradığı iş kazasından, aksi ispatlanmadığı, uygun nedensellik bağının kurulamadığı ya da kesildiği ispatlamadıkça, işçisini gönderen işverenin de sorumlu olacağı kabul edilmelidir …”
Karardan çıkan ispat düzeni davacı lehinedir: işçiyi gönderen işverenin sorumluluğu karine olarak kabul edilmekte, kurtulmak isteyen işverene illiyet bağının kurulamadığını veya kesildiğini ispat yükü yüklenmektedir. Dolayısıyla husumet her iki işverene birlikte yöneltilmelidir.
- Operatörüyle birlikte iş makinesi veya araç kiralanmasında, operatörün emir ve talimatı kimden aldığı belirleyicidir; talimat kiracıdan geliyorsa kiracı da işveren benzeri bir gözetim yükümlülüğü altına girer.
6. Yapı ve inşaat işlerinde çok taraflı sorumluluk
İnşaat ve yapı işlerinde ölümlü kazalar, sorumluluğun en çok dağıldığı alandır. Aynı şantiyede yapı sahibi (iş sahibi), yüklenici, alt yükleniciler, şantiye şefi, fenni mesul ve iş güvenliği uzmanı birlikte bulunur. Husumet kurulurken üç ölçüt esas alınmalıdır: kim işveren sıfatını taşımaktadır, kim işyerinin fiilî hâkimiyetini elinde tutmaktadır ve kim koordinasyon yükümlülüğünü üstlenmiştir.
- Anahtar teslim yapım işinde iş sahibi kural olarak asıl işveren sayılmaz. Eser sözleşmesinde yüklenici işin uzmanıdır, iş sahibinden talimat almaz ve iş sağlığı ile güvenliği tedbirlerini almakla bizzat yükümlüdür. Yargıtay, iş sahibinin böyle bir yükümlülüğü bulunmadığını ve ancak hile veya ağır kusuru hâlinde sorumlu tutulabileceğini kabul etmektedir.
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2025/2404, K. 2025/4396, 18.12.2025“… Eser sözleşmelerinde yüklenici yaptığı işin uzmanı olup, eser denilen sonucun gerçekleşmesini taahhüt eder. İş sahibinden talimat almaz, ona karşı bağımsızdır …”
“… tarafların olayın meydana gelmesinde kusuru bulunup bulunmadığı veya kusur oranları iş hukuku mevzuatı hükümlerine göre değil, eser sözleşmesi hükümlerine göre değerlendirilmesi gerekir …”
Bunun bilirkişi incelemesi bakımından somut bir sonucu vardır: İş sahibine karşı ileri sürülen talepte kusur, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatına göre değil TBK m. 471 ve eser sözleşmesi hükümlerine göre değerlendirilir. Yalnızca İSG mevzuatına dayanan bir kusur raporuna hüküm kurulması bozma sebebidir. Sözleşmeye konulan “tüm sorumluluk yükleniciye aittir” türü kayıtlar ise sorumsuzluk kaydı niteliğinde olup ağır kusur hâlinde hükümsüzdür.
- Alt yüklenicinin işçisinin ölümünde yüklenici, 4857 m. 2/6 kapsamında asıl işveren sıfatıyla müteselsilen sorumlu olur.
- 6331 sayılı Kanun m. 23 uyarınca aynı çalışma alanında birden fazla işveren bulunduğunda, işverenler iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarını koordine etmek ve birbirlerini risklerden haberdar etmekle yükümlüdür; bu yükümlülüğün ihlali bağımsız bir kusur kalemidir.
- Şantiye şefi, fenni mesul ve iş güvenliği uzmanının kişisel sorumluluğu kural olarak cezai ve idari niteliktedir; tazminat davasında husumet işverene yöneltilir. Bu kişilere karşı TBK m. 49 uyarınca haksız fiil sorumluluğuna dayanılacaksa dava, iş ilişkisi bulunmadığından asliye hukuk mahkemesinde açılır.
7. İşyeri devri, işveren değişikliği ve kadroya geçiş hâlleri
İşyerinin veya bir bölümünün devri hâlinde 4857 sayılı Kanun m. 6 uyarınca iş sözleşmeleri bütün hak ve borçlarıyla devralana geçer; devreden işveren ise devirden önce doğmuş yükümlülüklerden iki yıl süreyle devralanla birlikte sorumludur. İş kazası tazminatı bakımından belirleyici olan, kaza tarihinde işveren sıfatını kimin taşıdığıdır.
Bu noktada bir kavram karışıklığına düşmemek gerekir. 4857 sayılı Kanun m. 6’daki iki yıllık sınırlama, maddenin lafzı gereği “devirden önce doğmuş olan ve devir tarihinde ödenmesi gereken borçlar” bakımından öngörülmüştür. Yargıtay bu sınırlamayı ücret, fazla çalışma, hafta tatili ile bayram ve genel tatil ücretleri gibi işçilik alacaklarına uygulamakta; kıdem tazminatı bakımından ise iki yıllık sürenin söz konusu olmayacağını kabul etmektedir.
Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, E. 2016/25252, K. 2019/24507, 26.12.2019“… İşyeri devri halinde kıdem tazminatı bakımından devreden işveren kendi dönemi ve devir tarihindeki son ücreti ile sınırlı olmak üzere sorumludur. 1475 sayılı yasanın 14. maddesinin ikinci fıkrasında devreden işverenin sorumluluğu bakımından bir süre öngörülmediğinden 4857 sayılı yasanın 6. maddesinde sözü edilen devreden işveren için öngörülen iki yıllık süre sınırlaması kıdem tazminatı bakımından söz konusu olmaz …”
İş kazası tazminatı ise devir tarihinde muaccel olan bir işçilik alacağı değildir; haksız fiil ve sözleşmeye aykırılık niteliğindeki bir olaydan doğar. Bu sebeple iki yıllık sınırlamanın iş kazası tazminatına uygulanıp uygulanmayacağı tartışmalıdır ve bu yönde yerleşmiş bir içtihat bulunmamaktadır. Uygulamada bir dosyada 4857 m. 6 ile TBK m. 202’deki işletmenin devralınmasına ilişkin sorumluluk birlikte tartışılmıştır (Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2021/12782, K. 2023/4646, 02.05.2023).
Davacı bakımından güvenli yol, husumeti kaza tarihindeki işverene yöneltmek ve devralanı da devir olgusuna dayanarak davaya dâhil etmektir. Devreden yönünden iki yıllık sürenin dolduğu savunmasıyla karşılaşılırsa, sınırlamanın “devir tarihinde ödenmesi gereken borçlar” için öngörüldüğü ve iş kazası tazminatının bu nitelikte olmadığı ileri sürülmelidir.
Aynı ölçüt, kamuda 375 sayılı KHK’ya eklenen geçici maddeler uyarınca sürekli işçi kadrosuna geçirilen personel bakımından da geçerlidir: kaza geçiş tarihinden önce gerçekleşmişse husumet, o tarihteki alt işveren yüklenici ile asıl işveren kuruma; geçiş tarihinden sonra gerçekleşmişse doğrudan işçiyi kadrosunda çalıştıran kuruma veya şirkete yöneltilir. Bu geçiş rejiminin belediye şirketleri bakımından doğurduğu özel sonuçlar izleyen bölümde ayrıca ele alınmaktadır.
Uygulama notu: Davaya hazırlanırken önce SGK işe giriş bildirgesi, hizmet dökümü, iş kazası bildirimi ve varsa ihale sözleşmesi birlikte incelenmeli ve kaza tarihindeki işveren sicil numarası esas alınarak husumet kurulmalıdır. Sicil numarası, kâğıt üzerindeki işvereni gösterir ve fiilî işverenlik iddiasının ispatı ayrıca gerekir.
8. Bu bölüme ilişkin sıkça sorulan sorular
İşçi kamu kurumunda çalışıyorsa dava idare mahkemesinde mi açılır?
Hayır. Belirleyici olan kurumun kamu tüzel kişisi olması değil, ölenin statüsüdür. İşçi statüsündeki personel bakımından ilişki iş sözleşmesine dayandığından iş mahkemesi görevlidir. İdare mahkemesi ancak ölen kamu görevlisiyse veya talep idari eylemden doğan hizmet kusuruna dayandırılıyorsa görevli olur.
Asıl işverene dava açmak için önce alt işverenin ödeme gücünün tükenmesi beklenir mi?
Hayır. Sorumluluk müteselsildir. Hak sahipleri tazminatın tamamını dilediği sorumludan isteyebilir. Alt işverenin iflas etmiş veya ticaret sicilinden terkin edilmiş olması, asıl işverene başvurmanın ön şartı değildir.
Alt işverenlik ilişkisi geçerliyse asıl işveren yine de sorumlu olur mu?
Evet. Muvazaa, asıl işverenin sorumluluğunun şartı değildir. Geçerli bir alt işverenlik ilişkisinde de asıl işveren, o işyeriyle ilgili yükümlülüklerden alt işverenle birlikte sorumludur.
İhale süresi bitip yüklenici değiştiyse husumet yeni yükleniciye mi yöneltilir?
Hayır. İş kazası tazminatında kaza tarihindeki hukuki durum esas alınır. Husumet, kaza tarihinde işçinin işvereni olan yükleniciye ve asıl işverene yöneltilir. Yeni yüklenici ancak işyeri devri söz konusuysa ve devir şartları gerçekleşmişse taraf olur.
Kazaya üçüncü bir kişi sebep olmuşsa işverene dava açılabilir mi?
Evet. İşverenin gözetme borcuna aykırılığı ile üçüncü kişinin fiili birlikte zarara yol açmışsa, TBK m. 61 uyarınca müteselsil sorumluluk doğar. Üçüncü kişinin ağır kusuru, ancak illiyet bağını tamamen kesecek yoğunlukta ise işvereni sorumluluktan kurtarır.
Şirket ortağına veya yöneticisine doğrudan dava açılabilir mi?
Kural olarak hayır; işveren tüzel kişidir. Yönetici veya ortağın kişisel husumeti, ancak kendi şahsi haksız fiili (TBK m. 49) ispatlanırsa doğar ve bu dava iş ilişkisine dayanmadığından asliye hukuk mahkemesinde görülür.
XI. Belediyede ve Belediye İştiraki Şirkette Husumet
Bu bölüm, işçinin kâğıt üzerindeki işvereni belediye iştiraki bir şirket iken fiilen belediyenin kendi hizmetinde çalıştırıldığı hâllerde husumetin nasıl kurulacağını ele almaktadır. Sorunun tek bir cevabı yoktur. Belediyeye yöneltilecek her hukuki sebep farklı bir ispat yükü, farklı bir zamanaşımı ve farklı bir görevli yargı kolu doğurur.
1. Çıkış noktası: Şirket ayrı bir tüzel kişidir
5393 sayılı Kanun uyarınca kurulan belediye şirketleri özel hukuk tüzel kişisidir. Sermayesinin tamamının belediyeye ait olması, belediyenin ayrı tüzel kişiliğini ortadan kaldırmaz ve tek başına sorumluluk doğurmaz. Yargıtay bu noktada nettir ve belediye ile kendi kurduğu şirket arasındaki bağın kanuni bir düzenlemeye dayandığını, bu bağın kendiliğinden muvazaa oluşturmayacağını vurgulamaktadır.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2021/7752, K. 2021/11583, 13.09.2021“… Davalı ... ile dava dışı ... Ltd. Şti. arasında ki organik bağ anılan kanuni düzenlemeye dayanmaktadır. Hal böyle olunca, salt organik bağ ya da faaliyet konusu aralarındaki ilişkiyi muvaazalı hale getirmeyecektir ...”
Karara konu olayda işçi, belediyenin makine parkında, park-bahçe işlerinde ve yol tamiratında iş makinesi operatörü olarak, belediyenin kurduğu şirketin işçisi sıfatıyla çalışmıştır. Yargıtay, bu tabloda geçerli ve muvazaaya dayanmayan bir asıl işveren–alt işveren ilişkisi bulunduğunu kabul ederek, muvazaa kabulüne dayanan yerel mahkeme kararını bozmuştur. Aynı yaklaşım, belediye iştiraki bir enerji şirketi üzerinden yürütülen hizmet alımına ilişkin bir başka kararda da benimsenmiştir (Yargıtay 22. Hukuk Dairesi, E. 2017/11245, K. 2018/5148, 27.02.2018).
Uygulamadaki yaygın beklentinin aksine, “şirket zaten belediyenin” argümanı tek başına sonuç doğurmaz. Belediyeye husumet yöneltilmesi için organik bağın ötesinde somut bir hukuki sebep gösterilmesi zorunludur.
2. Organik bağ ve tüzel kişilik perdesinin kaldırılması
Organik bağ, tek başına müteselsil sorumluluk doğurmaz. Yargıtay bu ilkeyi genel işçilik alacakları bakımından açıkça formüle etmiştir.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2025/8286, K. 2025/10030, 17.12.2025“… Tüzel kişiler arasında sadece organik bağ bulunması, çalışma döneminin tamamına ilişkin alacaklardan işçinin çalışmış olduğu her bir tüzel kişinin müteselsilen sorumlu olması sonucunu doğurmaz. Zira sadece organik bağın varlığı tüzel kişilik perdesinin kaldırılması için yeterli değildir ...”
Aynı kararda, sorumluluğun belirlenmesi için işyeri devri, iş sözleşmesi devri, asıl işveren–alt işveren ilişkisi veya birlikte istihdam olgularından hangisinin somut olarak bulunduğunun tespit edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Perdenin kaldırılabilmesi için ise tüzel kişiliğin hakkın kötüye kullanılması, kanuna karşı hile veya işçinin haklarının engellenmesi amacıyla kullanılmış olması aranır. Belediye şirketlerinde bu şartların gerçekleşmesi, şirketin kanuni bir yetkiye dayanılarak kurulmuş olması sebebiyle güçtür.
Birlikte istihdam iddiası ise ayrı bir araştırmayı gerektirir; salt kabul yeterli görülmemekte, tanık beyanları ve sosyal güvenlik kayıtları ile somutlaştırılması istenmektedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E. 2025/9811, K. 2026/1177, 12.02.2026).
3. Belirleyici ölçüt: belediye ihale makamı mı, asıl işveren mi?
İş kazası dosyalarında Yargıtay’ın belediyeye husumet yöneltilip yöneltilemeyeceğini belirlerken kullandığı asıl ölçüt, belediye ile yüklenici arasındaki sözleşmenin niteliğidir. Bu, iki uca ayrılan bir ayrımdır.
a) Personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımı → asıl işveren
Belediyenin kendi hizmet birimlerinde, kendi organizasyonu içinde işçi çalıştırdığı hizmet alımlarında belediye asıl işveren sayılır ve alt işverenle birlikte sorumlu olur.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2024/2735, K. 2025/2263, 17.02.2025“… Park ve Bahçeler Şube Müdürlüğü’nün 2014 yılı park ve yeşil alanların bakım ve onarım işi için 450 işçi ile personel destek hizmet alım işini ... yüklenici ... Şirketine verdiği, davalı ... ile yüklenici şirket arasında imzalanan hizmet alım sözleşmesi kapsamında 4857 sayılı İş Kanunu m.2 ve Yargıtay içtihatları gereğince davalı ...’nin asıl işveren, yüklenici firma ... şirketinin alt işveren olduğu ... asıl işveren ile alt işveren arasında müşterek ve müteselsil sorumluluk söz konusu olduğu anlaşıldığından davalı vekilinin husumet itirazının yerinde bulunmadığı …”
Aynı sonuç, belediyenin “yardımcı personel hizmet alımı” sözleşmesi kapsamında çalıştırılan işçinin bir yıkım sırasında ölümüne ilişkin dosyada da benimsenmiş; belediye %40 kusurlu bulunarak diğer davalılarla birlikte müteselsilen sorumlu tutulmuştur (Yargıtay 21. Hukuk Dairesi, E. 2018/2845, K. 2019/2309, 26.03.2019).
b) Anahtar teslim yapım işi → ihale makamı, husumet yok
Buna karşılık iş, eser sözleşmesi kapsamında anahtar teslim olarak bağımsız bir yükleniciye devredilmişse belediye yalnızca ihale makamıdır ve işveren sıfatını haiz değildir.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2023/8988, K. 2025/17987, 24.12.2025“… Belediye Başkanlığının’da ihale makamı konumunda olup işveren sıfatın haiz olmadığı ... ilgili inşaatın yapım işinin, eser sözleşmesi kapsamında anahtar teslim olarak devredildiğinden davalı ... Belediyesi yönünden husumet yokluğu nedeni ile ret kararı verilmesinde hata bulunmadığı …”
Aynı yönde bir başka kararda, pist yapım işinin ihale ile anahtar teslim olarak devredildiği dosyada belediyenin asıl işveren olmadığı ve kazanın oluşumunda kusuru bulunmadığı gerekçesiyle husumet yokluğundan ret kararı verilmiştir (Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2025/16310, K. 2026/2427, 03.03.2026).
Dava öncesi yapılacak ilk iş, belediye ile şirket arasındaki sözleşmenin ve şartnamenin temin edilmesidir. Sözleşme “personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımı” niteliğindeyse belediye asıl işverendir; “anahtar teslim yapım işi” niteliğindeyse belediyeye iş ilişkisine dayanan husumet yöneltilemez. Bu tek belge, husumet stratejisinin tamamını belirler.
4. Belediyeye ait araç, iş makinesi ve tesisler
İş ilişkisine dayanan husumet kurulamasa dahi, kaza belediyeye ait bir araç, iş makinesi veya tesisten kaynaklanıyorsa belediyenin özel hukuk sorumluluğu gündeme gelir. Bu ihtimal, ispat yükü bakımından davacı lehinedir; kusur ispatı gerekmez veya hafifler.
Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2024/2100, K. 2025/1957, 13.02.2025“… reklam afişinin değiştirilmesi sırasında davalılardan ... Belediye Başkalığı’nın çalışanı olan ...’in kullandığı ve davalı Belediyeye ait iş makinesinin geriye kaçması sonucu işçi ...’in iş makinesinden düşüp yaralandığı …”
Karara konu olayda ölen işçi şirketin sigortalısı, iş makinesinin operatörü ise belediyenin kadrolu çalışanıdır ve iş makinesi belediyeye aittir. Davacılar, işverenin kusursuz sorumluluğu yanında TBK kapsamında adam çalıştıranın sorumluluğuna da dayanmıştır. Benzer biçimde, aracın trafik tescilinin belediye adına bulunduğu bir başka dosyada belediye işleten sıfatıyla sorumlu tutulmuş ve %70 kusurlu bulunmuştur (Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2023/173, K. 2024/5756, 22.05.2024).
5. Görev sorunu: adli yargı mı, idari yargı mı?
Bu, bölümün en kritik ve uygulamada en çok gözden kaçan noktasıdır. Belediyeye yöneltilen hukuki sebep, davanın hangi yargı kolunda görüleceğini belirler.
- İştirak şirketine karşı iş sözleşmesine ve TBK m. 417’ye dayanılarak açılan dava: iş mahkemesi.
- Belediyeye karşı asıl işveren sıfatı, muvazaa veya birlikte istihdam sebebiyle açılan dava: iş ilişkisine dayandığından yine iş mahkemesi.
- Belediyeye karşı hizmet kusuru (idari eylem) sebebiyle açılan dava: idare mahkemesi, üstelik İYUK m. 13 uyarınca önce idareye başvuru şartıyla.
- Belediyeye karşı iş ilişkisi dışında özel hukuk sorumluluğuna dayanılarak açılan dava: adli yargı; iş ilişkisi yoksa asliye hukuk mahkemesi.
Hizmet kusuruna dayanan taleplerin idari yargıya ait olduğu, Hukuk Genel Kurulu kararlarıyla da teyit edilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/1382, K. 2018/1252, 27.06.2018“… Bir kamu kurumu tarafından kamu yasaları uyarınca yapılmış olan tesislere bakma ve o tesisleri kullanma yükümlülüğü yine kamu yasalarından doğan bir yükümlülüktür ... anılan nitelikteki bir kamu tesisinin gerek yapılmasındaki, gerekse kullanılması veya korunmasındaki kusurdan doğan zararlar; idari karar ve eylemlerden doğan zararlar niteliğinde bulunduğundan ödetilmesi istekleri 11.2.1959 günlü ve 17/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın II. bendi hükmünce tam yargı davasının konusunu oluştururlar …”
Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan, taraflarca ileri sürülmese bile mahkemece resen gözetilir. Dolayısıyla dilekçede belediyeye hem “asıl işverensin” hem “hizmet kusurun var” denmesi, dosyanın belediye yönünden görevsizlikle karşılaşması riskini doğurur.
Pratik sonuç: Belediyeye yöneltilecek hukuki sebep bilinçli olarak seçilmelidir. İş ilişkisine dayanan bir sebep varsa (asıl işverenlik, muvazaa, birlikte istihdam) dava iş mahkemesinde kurulmalı ve hizmet kusuru iddiası dile getirilmemelidir. İş ilişkisi kurulamıyor ancak belediyenin idari eylemi zarara yol açmışsa, belediyeye karşı ayrı bir tam yargı davası açılması ve şirkete karşı davanın iş mahkemesinde yürütülmesi gerekir.
6. Kamu görevlisine doğrudan husumet yöneltilememesi
Kazadan sorumlu tutulan kişi belediye memuru ise, ona şahsen husumet yöneltilemez. Anayasa m. 129/5 uyarınca kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları idareye karşı açılır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2013/15446, K. 2013/16854, 04.11.2013“… Davalı ... Belediye Başkanlığı’nın sorumluluğuna dayanak yapılan olgular, kamu hizmeti ile ilgili ve hizmet kusuruna ilişkindir. Hizmet kusurundan doğan zararlardan dolayı, İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi gereğince idareye karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılması gerekir ...”
Buna karşılık şirket çalışanı olan işveren vekiline şahsen husumet yöneltilebilir; 4857 sayılı Kanun m. 2 uyarınca işveren vekilinin işlem ve yükümlülüklerinden doğrudan işveren sorumlu olmakla birlikte, işveren vekilinin haksız fiil sorumluluğu ayrıca doğar.
7. 696 sayılı KHK sonrası istihdam rejimi
696 sayılı KHK’nın 127 nci maddesiyle 375 sayılı KHK’ya eklenen geçici 23 ve 24 üncü maddeler, kamuda personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmeleri kapsamında çalışan işçilerin bir kısmının sürekli işçi kadrolarına, bir kısmının ise mahalli idare şirketlerinde işçi statüsüne geçirilmesini düzenlemiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2024/33, K. 2024/433, 18.09.2024“… Kamu kurumlarında 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve diğer mevzuattaki hükümler uyarınca personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alım sözleşmeleri kapsamında alt işveren şirketler tarafından 04.12.2017 tarihi itibarıyla çalıştırılmakta olan işçilerin, belirli şartları sağlamaları koşuluyla ilgili kamu kurumunun sürekli işçi kadrosuna geçmesine imkân tanınmıştır …”
Bu düzenlemenin husumet analizindeki yeri şudur: 2018 sonrasında belediye iştiraki şirkette çalışan işçilerin önemli bir kısmı, kanun koyucunun bizzat öngördüğü bir geçiş mekanizmasıyla bu statüye gelmiştir. Kanuni bir yetkiye dayanılarak kurulmuş bir istihdam modelinde muvazaa iddiasının kabulü, yukarıda anılan 9. Hukuk Dairesi içtihadı karşısında güçtür. Dolayısıyla bu dosyalarda husumet, muvazaa üzerinden değil, asıl işverenlik veya belediyenin araç/tesis sorumluluğu üzerinden kurulmalıdır.
İşçinin statüsünün tarihçesi dosyaya getirtilmelidir. Doğrudan şirket tarafından mı işe alınmıştır, yoksa 696 geçişiyle mi şirkete aktarılmıştır? Geçiş belgeleri, işin belediyenin asli hizmetlerinden hangisine dâhil olduğunu da gösterdiğinden asıl işverenlik tartışmasında delil değeri taşır.
8. Müteselsil sorumluluğun sonuçları ve icra aşaması
Belediye ve şirket birlikte sorumlu tutulduğunda, dış ilişkide her ikisi de zararın tamamından sorumludur; iç ilişkide ise kusur oranlarına göre rücu söz konusu olur. Nitekim uygulamada belediyeye %10 ile %70 arasında değişen oranlarda kusur atfedildiği ve tazminata müteselsilen hükmedildiği görülmektedir (Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, E. 2025/6000, K. 2025/16153, 26.11.2025).
Kararın icrası aşamasında belediyelerin haczedilemeyen mal ve gelirlerine ilişkin sınırlama gözetilmelidir. Bu sınırlama, belediye aleyhine alınan ilamın tahsilini uzatabileceğinden, dosyada özel hukuk tüzel kişisi olan şirketin de sorumlu tutulmasında pratik yarar vardır.
XII. Trafik Kazası Niteliğindeki İş Kazaları
İş kazalarının önemli bir bölümü karayolunda ve bir motorlu araç işletilmesi sebebiyle meydana gelir: servis aracının kaza yapması, şoför olarak çalışan işçinin sefer sırasında ölmesi, şantiye içinde iş makinesinin çarpması, saha personelinin görev aracıyla yolda kaza geçirmesi. Bu olaylar tek bir maddi vakıadan doğmakla birlikte iki ayrı sorumluluk rejimini aynı anda harekete geçirir: iş hukukundan doğan gözetme borcu sorumluluğu ile 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’ndan doğan işletenin tehlike sorumluluğu. Sonuç, davalı çokluğu, teminat çokluğu ve görev bakımından bölünmüş bir dava tablosudur.
1. Kavram: aynı olayın hem iş kazası hem trafik kazası sayılması
5510 sayılı Kanun m. 13 uyarınca sigortalının işyerinde bulunduğu sırada, işveren tarafından yürütülmekte olan iş sebebiyle, görevli olarak başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda veya işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında meydana gelen olay iş kazasıdır. Bu tanım, olayın karayolunda ve trafik kazası biçiminde gerçekleşmiş olmasından etkilenmez.
- Servis aracıyla işe gidiş geliş sırasındaki kaza iş kazasıdır; ancak taşıtın işverence sağlanmış olması şarttır. İşçinin kendi aracıyla veya toplu taşımayla işe giderken geçirdiği kaza kural olarak iş kazası sayılmaz.
- Şoför, kurye, saha personeli gibi işin niteliği gereği yolda çalışan işçiler bakımından yolculuk, işin ifasının kendisidir; bu kişilerin sefer sırasındaki kazaları doğrudan iş kazasıdır.
- Şantiye, liman, maden sahası gibi kapalı alanlarda iş makinesiyle meydana gelen kazalar iş kazası olmakla birlikte, alan karayolu sayılmadığından zorunlu mali sorumluluk sigortası teminatı bakımından ayrıca değerlendirme gerekir; iş makineleri için ayrı zorunlu sigorta rejimi söz konusudur.
Niteleme, yalnızca sosyal sigorta yardımları bakımından değil, husumet ve zamanaşımı bakımından da sonuç doğurur. Olay hem iş kazası hem trafik kazası ise hak sahipleri, iki rejimin kendilerine tanıdığı imkânlardan birlikte yararlanır; rejimler birbirinin alternatifi değildir.
2. Sorumluların çokluğu: işveren, işleten, sürücü ve sigortacı
Trafik kazası niteliğindeki ölümlü iş kazasında sorumluluk, birbirinden farklı hukuki sebeplere dayanan birden çok kişiye dağılır:
- İşveren: TBK m. 417/2 ve 6331 sayılı Kanun uyarınca işçinin yaşamını, sağlığını ve bedensel bütünlüğünü korumak için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. Sorumluluk kusura dayanır; aracın bakımsızlığı, sürücünün ehliyetsiz veya yorgun olması, sefer sürelerinin mevzuata aykırı planlanması ve araç içi güvenlik önlemlerinin sağlanmaması tipik kusur kalemleridir.
- İşleten ve teşebbüs sahibi: KTK m. 85 uyarınca kusuru bulunmasa dahi aracın işletilmesinden doğan zarardan sorumludur. Bu, tehlike sorumluluğudur; işleten ancak KTK m. 86’daki kurtuluş kanıtını (mücbir sebep, zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusuru) getirebilirse sorumluluktan kurtulur. İşveren çoğu zaman aynı zamanda işletendir; bu durumda iki sıfat aynı kişide birleşir.
- Sürücü: TBK m. 49 uyarınca kusuru oranında sorumludur. Sürücü işverenin bir başka işçisi ise, işveren ayrıca TBK m. 66 uyarınca adam çalıştıran sıfatıyla sorumlu tutulur.
- Zorunlu mali sorumluluk sigortacısı: KTK m. 91 uyarınca işletenin üçüncü kişilere verdiği zararı poliçe limitiyle sınırlı olarak karşılar. Sigortacının sorumluluğu işletenin sorumluluğuna bağlıdır ve onu aşamaz; ayrıca KTK m. 92’de sayılan teminat dışı hâllerle sınırlanır (bkz. aşağıda 6 numaralı başlık).
- Varsa ihtiyari mali sorumluluk sigortacısı, ferdi kaza sigortacısı ve karayolu yolcu taşımacılığı zorunlu koltuk ferdi kaza sigortacısı: bunlar ayrı sözleşmesel teminatlardır ve zorunlu sigortayı tamamlar.
Sorumlulukların hukuki sebepleri farklı olsa da hak sahipleri bakımından sonuç tektir: aynı zarardan sorumlu olanlar arasında TBK m. 61 uyarınca müteselsil sorumluluk bulunur ve tazminatın tamamı dilenen sorumludan istenebilir. Ancak bu, hepsine aynı mahkemede dava açılabileceği anlamına gelmez.
3. Husumet ve görevli mahkeme: davanın bölünmesi sorunu
Bu bölümün pratikte en önemli noktası budur. Sorumluluk müteselsil olmasına rağmen görev kuralları davanın bölünmesini zorunlu kılar:
- İşverene karşı iş sözleşmesine ve gözetme borcuna dayanılarak açılan dava: 7036 sayılı Kanun m. 5 uyarınca iş mahkemesi.
- Zorunlu mali sorumluluk sigortacısına karşı açılan dava: sigorta sözleşmesinden doğduğundan TTK m. 4/1-(a) uyarınca mutlak ticari dava niteliğindedir ve asliye ticaret mahkemesinde görülür.
- İşveren dışındaki üçüncü kişi sürücü veya işletene karşı haksız fiile dayanılarak açılan dava: aralarında iş ilişkisi bulunmadığından asliye hukuk mahkemesi görevlidir.
- İşveren aynı zamanda işleten ise, ona karşı hem iş sözleşmesine hem KTK m. 85’e dayanılabilir; iş ilişkisi mevcut olduğundan dava iş mahkemesinde açılır ve tehlike sorumluluğu bu davada bir hukuki sebep olarak ileri sürülür.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğundan mahkemece resen gözetilir (HMK m. 114/1-c ve m. 115). İşveren ile sigortacıya tek dilekçeyle ve tek mahkemede dava açılması hâlinde mahkeme, sigortacı yönünden görevsizlik kararı vererek dosyayı tefrik eder; bu da hem süre hem harç kaybına yol açar.
Bu konuda içtihat tek yönlü değildir. Salt trafik kazalarında Yargıtay, sigortacı ile sürücü ve işletene karşı birlikte açılan davada dosyanın tefrik edilmesini isabetli bulmamış; aralarındaki bağlantı ve usul ekonomisi gerekçesiyle uyuşmazlığın bütünüyle asliye ticaret mahkemesinde görülmesi gerektiğini kabul etmiştir.
Yargıtay 20. Hukuk Dairesi, E. 2015/6793, K. 2015/11370, 18.11.2015“… davalı sigorta şirketi ve davalı gerçek kişiye karşı birlikte açılan ancak sonrasında tefrik edilen davalar arasında bağlantı olduğu, biri hakkında verilecek kararın diğerini etkileyeceği kuşkusuzdur …”
Buna karşılık olay aynı zamanda iş kazası ise tablo değişir: iş ilişkisi bulunduğundan iş mahkemesinin görevi öne çıkar ve sigortacı yönünden ayrı bir değerlendirme gerekir. Bir derece mahkemesi kararında aktarılan Yargıtay ilamında, kazanın iş kazası sayılması hâlinde işverenin işyeri aracını sigortalayarak onun sorumluluğunu üstlenen sigorta şirketi hakkında açılan davada görevsizlik kararı verilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, 04.04.2012, E. 2011/4042, K. 2012/4079“… iş kazasının varlığının kabulü halinde, işverenin işyeri aracını sigortalayarak onun sorumluluğunu üstlenen davalı sigorta şirketi hakkında açılan davada görevsizlik kararı verilmesi, aksi durumda ise yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması gerekir …”
İki çizgi arasındaki fark, sigortalanan sorumluluğun kime ait olduğundan doğmaktadır. Kaza karşı aracın kusurundan kaynaklanıyorsa sigortacı üçüncü kişinin sorumluluğunu üstlenmiştir ve uyuşmazlık ticari niteliktedir. Kaza işverenin kendi aracının işletilmesinden doğmuşsa sigortacı, işverenin iş ilişkisinden doğan sorumluluğunu üstlenmiş olduğundan bağlantı iş mahkemesine kayar. Davaya hazırlanırken bu ayrımın yapılması, dosyanın görevsizlik ve tefrik döngüsüne girmesini önler.
| Davalı | Hukuki sebep | Görevli mahkeme | Dava şartı | Zamanaşımı |
|---|---|---|---|---|
| İşveren | İş sözleşmesi, TBK m. 417/2, 6331 s.K. | İş mahkemesi | Yok (7036 m. 3/3 istisnası) | TBK m. 146 — 10 yıl; suç ise TBK m. 72/2 |
| İşveren aynı zamanda işleten | Yukarıdakilere ek olarak KTK m. 85 | İş mahkemesi | Yok | Aynı |
| Üçüncü kişi işleten / sürücü | KTK m. 85, TBK m. 49 | Asliye hukuk mahkemesi | Yok | KTK m. 109 — 2/10 yıl; suç ise uzamış süre |
| Zorunlu mali sorumluluk sigortacısı | Sigorta sözleşmesi, KTK m. 91 | Asliye ticaret mahkemesi | KTK m. 97 ön başvuru + TTK m. 5/A arabuluculuk | KTK m. 109 — 2/10 yıl; suç ise uzamış süre |
| İşverenin kendi aracının sigortacısı | İşverenin sorumluluğunu üstlenen poliçe | Tartışmalı — iş mahkemesi lehine içtihat var | Poliçe türüne göre | KTK m. 109 veya sözleşme rejimi |
Pratik sonuç: Trafik kazası niteliğindeki ölümlü iş kazalarında kural olarak iki ayrı dava kurgulanmalıdır. İşverene karşı iş mahkemesinde, sigortacıya karşı asliye ticaret mahkemesinde. Üçüncü kişi sürücü ve işleten bakımından ise asliye hukuk mahkemesinde üçüncü bir dava gündeme gelebilir. Davaların birbirini etkileyeceği açık olduğundan, sonradan açılan davada HMK m. 165 uyarınca bekletici sorun talebinde bulunulması yerinde olur.
4. Dava şartları: sigortacıya başvuru ve arabuluculuk
Dava şartları bakımından iki rejim birbirinden ayrılır ve bu ayrım gözden kaçtığında dava usulden reddedilir.
- Arabuluculuk: 7036 sayılı Kanun m. 3/3 uyarınca iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat ile bunlarla ilgili tespit, itiraz ve rücu davalarında dava şartı arabuluculuk uygulanmaz. Buna karşılık sigortacıya karşı açılacak dava ticari dava niteliğinde olduğundan, TTK m. 5/A uyarınca konusu bir miktar paranın ödenmesi olan bu talep bakımından arabuluculuğa başvurulması dava şartıdır. Uygulamada tereddüt bulunduğundan, sigortacıya karşı dava açmadan önce arabuluculuk sürecinin tamamlanması ihtiyatlı yaklaşımdır.
- Sigortacıya önceden başvuru: KTK m. 97 uyarınca zarar görenin, dava açmadan önce sigortacıya yazılı başvuruda bulunması ve sigortacının başvuru tarihinden itibaren yasal süre içinde yazılı cevap vermemiş olması dava şartıdır. Başvuru yapılmadan açılan dava usulden reddedilir; bu sebeple başvuru, tebliğ edilebilir nitelikte ve tüm belgeler ekli olarak yapılmalıdır.
- İşverene karşı açılacak davada ise ne arabuluculuk ne de ön başvuru şartı vardır; dava doğrudan açılır.
5. Zamanaşımı: iki rejimin farklı süreleri
- İşverene karşı: Talep iş sözleşmesinin ihlaline dayandığından TBK m. 146 uyarınca on yıllık zamanaşımına tabidir. Fiil aynı zamanda suç oluşturuyorsa TBK m. 72/2 uyarınca ceza zamanaşımı süresi uygulanır ve süre daha da uzayabilir.
- İşleten, sürücü ve sigortacıya karşı: KTK m. 109/1 uyarınca zarar görenin zararı ve sorumluyu öğrendiği tarihten itibaren iki yıl ve her hâlde kaza tarihinden itibaren on yıldır. Ancak m. 109/2 uyarınca kaza cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa — ölümlü kazalarda taksirle öldürme sebebiyle bu kural olarak böyledir — ceza zamanaşımı süresi uygulanır.
İki yıllık kısa sürenin sigortacı bakımından da uygulanması, uygulamada en sık hak kaybı doğuran noktadır. Ceza zamanaşımının uygulanabilmesi için ceza davasının açılmış veya mahkûmiyetle sonuçlanmış olması şart değildir; fiilin suç oluşturması yeterlidir. Buna karşılık ceza soruşturmasının takipsizlikle sonuçlandığı dosyalarda uzamış zamanaşımından yararlanma tartışmalı hâle geldiğinden, iki yıllık süre esas alınarak hareket edilmesi güvenli yoldur.
6. Zorunlu mali sorumluluk sigortası teminatının kapsamı ve sınırları
Zorunlu mali sorumluluk sigortası, işletenin üçüncü kişilere verdiği bedensel ve maddi zararları teminat altına alır. Ölümlü kazalarda destekten yoksun kalma tazminatı bu teminatın kapsamındadır. Ancak teminatın üç önemli sınırı vardır:
- Manevi tazminat teminat dışıdır. KTK m. 92/(f) bendi ile Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’nın ilgili maddesi uyarınca manevi tazminata ilişkin talepler teminat kapsamı dışındadır; bu talep yalnızca işverene, işletene ve sürücüye yöneltilebilir. İhtiyari mali sorumluluk poliçesinde manevi tazminat klozu bulunuyorsa o poliçe bakımından ayrıca değerlendirme yapılır.
- Teminat poliçe limitiyle sınırlıdır. Sigortacı, kaza tarihinde yürürlükte olan poliçedeki kişi başı ve kaza başı bedensel zarar limitini aşan tutardan sorumlu değildir. Limit aşıldığında bakiye tutar için işletene ve işverene başvurulmalıdır.
- Destek şahsının kusuruna denk gelen kısım teminat dışıdır. KTK m. 92/(a) uyarınca işletenin, eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği talepler zaten teminat dışındadır. Buna 2021 yılında eklenen (j) bendi ile destekten yoksun kalan hak sahibinin, destek şahsının kusuruna denk gelen tazminat talepleri de eklenmiştir. Aşağıda ayrıca ele alınmaktadır.
Serviste yolcu konumundaki işçi ise açıkça üçüncü kişidir ve hak sahipleri doğrudan sigortacıdan destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilir. Bu, işverenin kusurunun bulunmadığı hâllerde dahi tazminat elde edilmesini sağlayan en güçlü yoldur; zira işletenin sorumluluğu kusura bağlı değildir.
Teminat dışı hâller KTK m. 92’de tahdidi olarak sayılmıştır. Ölümlü iş kazası dosyalarında bunlardan dördü doğrudan sonuç doğurur.
| KTK m. 92 bendi | İçerik | Ölümlü iş kazasında etkisi |
|---|---|---|
| (a) | İşletenin, eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere karşı yöneltebileceği talepler | Sürücü işçi işletenin yardımcı kişisi ise bu bent gündeme gelir |
| (b) | İşletenin eşi, usul ve füruu, evlatlık ilişkisiyle bağlı olanlar ve birlikte yaşadığı kardeşlerinin mallarına gelen zararlar | Yalnızca mal zararına ilişkindir; ölüm ve bedensel zarar talepleri bu bentle kapatılamaz |
| (f) | Manevi tazminata ilişkin talepler | Manevi tazminat hiçbir hâlde sigortacıdan istenemez |
| (g) | Hak sahibinin kendi kusuruna denk gelen tazminat talepleri | Hak sahibinin kendi kusuru varsa o orana isabet eden kısım düşer |
| (i) | Anayasa Mahkemesi’nin 17.07.2020 tarihli E. 2019/40, K. 2020/40 kararıyla iptal edilmiştir | İptal edildiğinden bu bende dayanılarak ret kararı verilemez |
| (j) | Destekten yoksun kalan hak sahibinin, destek şahsının kusuruna denk gelen tazminat talepleri | Ölen işçinin kusuruna isabet eden destek tazminatı teminat dışıdır |
| (k) | Gelir kaybı, kâr kaybı, iş durması ve kira mahrumiyeti gibi dolaylı zararlar | Destekten yoksun kalma tazminatı dolaylı zarar değildir; bu bent kapsamına girmez |
Ölen işçinin aracın sürücüsü olduğu ve kazada tam kusurlu bulunduğu hâllerde yakınlarının sigortacıdan destekten yoksun kalma tazminatı isteyip isteyemeyeceği, bu bölümün en çok hata yapılan noktasıdır. Cevap, kaza ve poliçe tarihine göre tamamen değişmektedir.
Eski rejim (kaza ve poliçe 01.06.2015 öncesi): Yargıtay, destekten yoksun kalma hakkının hak sahibinin şahsında doğan bağımsız bir hak olduğunu, ölenin kusurunun bu talebe yansıtılamayacağını ve kanunda böyle bir teminat dışılık öngörülmediğini kabul etmiştir. Bu çizgi Hukuk Genel Kurulu’nun 15.06.2011 tarihli ve 2011/17-142 E., 2011/411 K. sayılı kararına dayanır.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2014/10978, K. 2016/9477, 27.10.2016“… işleten (veya sürücü) yakınlarının uğradıkları destek zararlarının trafik sigortacısının sorumluluğu kapsamı dışında kaldığına ilişkin Kanunda ve buna bağlı olarak poliçede açık bir düzenleme bulunmadığı …”
“… tam kusurlu araç sürücüsünün ve onun eylemlerinden sorumlu olan işletenin kusurunun, işletenin ve sürücünün desteğinden yoksun kalan davacıyı etkilemeyeceği …”
Yeni rejim (kaza ve poliçe 01.06.2015 sonrası): 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren Genel Şartlar’ın A.6 maddesi, destek şahsının kusuruna denk gelen destek tazminatı taleplerini teminat dışında tutmuştur. Aynı kural 09.06.2021 tarihli ve 7327 sayılı Kanun ile KTK m. 92’ye (j) bendi olarak eklenerek kanun düzeyine taşınmıştır. Yargıtay bu düzenlemeyi istikrarlı biçimde uygulamakta ve ölenin kusuruna isabet eden destek tazminatı talebini teminat dışı saymaktadır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2023/2149, K. 2025/13277, 29.09.2025“… destek şahsının kusuruna denk gelen destek tazminatı taleplerinin teminat kapsamı dışında tutulması nedeniyle, somut olayda %100 kusuru ile kendi ölümüne neden olan sürücü sigortalı murisin tam kusuruna isabet eden destek tazminatı talebinin sigorta teminatı kapsamında olmadığı …”
“… davacı eşin ve çocuğun davalı ... şirketinden destek tazminatı talep etme hakkı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir …”
Anılan kararda kaza 15.10.2018 tarihinde meydana gelmiş, ilk derece mahkemesinin ret kararı bölge adliye mahkemesince ve Yargıtay’ca onanmıştır. Aynı yönde daha önceki kararlar da bulunmaktadır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2021/16663, K. 2021/8413, 08.11.2021“… %100 kusuru ile kendi ölümüne neden olan sürücü desteğin tam kusuruna isabet eden destek tazminatı sigorta teminatı kapsamında bulunmamaktadır …”
Ölçüt, kazanın ve poliçe teminat başlangıcının 01.06.2015’ten önce mi sonra mı olduğudur; ölenin sıfatı veya hak sahiplerinin üçüncü kişi olup olmadığı tek başına belirleyici değildir. Kusur tam değil kısmî ise yalnızca ölenin kusuruna isabet eden orana ilişkin kısım teminat dışında kalır, kalan kısım için sigortacıya başvurulabilir. Bu nedenle sürücü işçinin öldüğü dosyalarda talep yalnızca sigortacıya yöneltilmemeli; işveren TBK m. 417/2 ve 6331 sayılı Kanun uyarınca, işleten ise KTK m. 85 uyarınca mutlaka davalı gösterilmelidir. İşverene karşı ileri sürülen talep bakımından KTK m. 92’deki teminat dışılık hükümleri uygulanmaz.
7. Mahsup, rücu ve mükerrer ödeme yasağı
Aynı zarar için birden çok kaynaktan ödeme yapılması hâlinde mükerrer tazmin yasağı devreye girer. Sıralama şu şekilde kurulur:
- Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından hak sahiplerine bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değeri, hesaplanan maddi tazminattan indirilir. İndirim yalnızca Kurumun rücu edebileceği kısımla ve kusur oranıyla sınırlıdır; bu husus yukarıda VI. bölümde ayrıntılı olarak ele alınmıştır.
- Zorunlu mali sorumluluk sigortacısı tarafından yapılan ödeme, aynı zarar kalemi bakımından işverenden istenecek tazminattan düşülür. Aynı şekilde işverenin yaptığı ödeme de sigortacının sorumluluğunu azaltır.
- Ferdi kaza sigortası gibi meblağ sigortalarından yapılan ödemeler ise kural olarak indirilmez; bunlar zarar sigortası değil, sözleşmede kararlaştırılan bedelin ödenmesi niteliğindedir.
- Kurum, bağladığı gelirin ilk peşin sermaye değerini 5510 sayılı Kanun m. 21 uyarınca kusuru oranında işverene ve üçüncü kişilere rücu eder; bu rücu davası hak sahiplerinin davasından bağımsızdır ve sonucunu etkilemez.
Sigortacıdan tahsil edilen tutar, işverene karşı açılan davada baştan mahsup edilerek talep kurulmalıdır. Aksi hâlde fazla talep sebebiyle reddedilen kısım üzerinden karşı vekâlet ücretine hükmedilir.
8. Kusur incelemesi ve bilirkişi heyetinin oluşumu
Trafik kazası niteliğindeki iş kazalarında kusur incelemesi, tek başına iş güvenliği uzmanlığıyla veya tek başına trafik bilirkişiliğiyle yapılamaz. Rapor iki katmanı birlikte değerlendirmelidir: kazanın trafik kurallarına aykırılık bakımından nasıl gerçekleştiği (KTK m. 84 ve devamındaki kusur ölçütleri) ve işverenin iş sağlığı ve güvenliği yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği.
- Heyet, iş güvenliği uzmanı ile makine veya trafik konusunda uzman bir bilirkişiden oluşmalı; sürücünün ehliyet ve psikoteknik durumu, çalışma ve dinlenme süreleri, takograf ve araç takip kayıtları, aracın muayene ve bakım geçmişi ayrı ayrı incelenmelidir.
- Sefer planlaması ve çalışma süreleri, işverenin bağımsız bir kusur kalemidir. Sürücünün uyuklaması veya dikkat dağınıklığı, çalışma süresi mevzuatına aykırı bir program dayatılmışsa yalnızca sürücüye yüklenemez.
- Kusur oranları, işverene karşı açılan dava ile sigortacıya karşı açılan dava bakımından farklı sonuçlar doğurabilir: işletenin sorumluluğu kusursuz sorumluluk olduğundan, işverenin kusursuz bulunduğu bir olayda dahi sigortacı teminat kapsamında sorumlu olabilir.
Ceza dosyasındaki kusur tespiti hukuk hâkimini bağlamaz; ancak ceza mahkemesince kesin olarak tespit edilen maddi olgular bağlayıcıdır. Bu sebeple ceza dosyası, olay yeri inceleme raporu ve kaza tespit tutanağı hukuk dava dosyasına eksiksiz olarak celbedilmelidir.
9. Bu bölüme ilişkin sıkça sorulan sorular
Servis aracıyla işe giderken meydana gelen kaza iş kazası mıdır?
Taşıt işverence sağlanmışsa evet. İşçinin kendi aracıyla veya toplu taşıma ile işe gidip gelirken geçirdiği kaza kural olarak iş kazası sayılmaz; bu hâlde talep yalnızca trafik hukuku hükümlerine dayandırılabilir.
Hem işverene hem sigorta şirketine aynı dilekçeyle dava açılabilir mi?
Açılması hâlinde mahkeme sigortacı yönünden görevsizlik kararı vererek dosyayı ayırır. Doğru yol, işverene iş mahkemesinde, sigortacıya asliye ticaret mahkemesinde ayrı dava açmaktır.
İşveren kusursuzsa hak sahipleri hiçbir şey alamaz mı?
Hayır. İşletenin KTK m. 85’ten doğan sorumluluğu kusura bağlı olmadığından, işverenin kusursuz bulunduğu hâllerde dahi işleten ve onun sigortacısı destekten yoksun kalma tazminatından sorumlu olabilir.
Sigorta şirketinden manevi tazminat istenebilir mi?
Hayır. Manevi tazminat zorunlu mali sorumluluk sigortası teminatının dışındadır. Bu talep işverene, işletene ve sürücüye yöneltilir; ihtiyari mali sorumluluk sigortası varsa poliçe şartlarına göre ayrıca değerlendirilir.
Sigortacıya karşı dava iki yıl içinde açılmazsa ne olur?
Kaza cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa ceza zamanaşımı süresi uygulanacağından talep hemen düşmez. Ancak takipsizlik kararı verilmiş dosyalarda uzamış zamanaşımından yararlanma tartışmalı olduğundan, iki yıllık süre içinde dava açılması esas alınmalıdır.
Ölen işçi aracın sürücüsüyse yakınları sigortadan tazminat alabilir mi?
Kaza ve poliçe tarihine göre değişir. 01.06.2015 öncesine ait kaza ve poliçelerde Yargıtay, destekten yoksun kalanların talebini bağımsız bir hak sayarak sigortacıyı sorumlu tutmaktadır. Bu tarihten sonraki kaza ve poliçelerde ise Genel Şartlar’ın A.6 maddesi ve 2021’de eklenen KTK m. 92/(j) bendi uyarınca, ölenin kusuruna isabet eden destek tazminatı teminat dışıdır ve Yargıtay bu yönde istikrarlı karar vermektedir. Ölen kısmen kusurluysa yalnızca o orana isabet eden kısım düşer. Her hâlde işveren ve işleten ayrıca davalı gösterilmelidir; onlara karşı bu teminat dışılık ileri sürülemez.
XIII. Birden Çok Sorumlu ve Müteselsil Sorumluluk
İş kazası sonucu ölüm dosyalarında sorumlu daire tipik olarak geniştir: işveren, asıl işveren, alt işveren, işveren vekili, üçüncü kişi, yapı maliki, araç işleteni ve kamu tüzel kişisi. Bunların tümü dış ilişkide zararın tamamından müteselsilen sorumlu olabilir.
1. Davalıların belirlenmesi ve taraf değişikliği riski
Yanlış veya eksik davalı gösterilmesi hâlinde HMK m. 124 çerçevesinde taraf değişikliği mümkünse de, bu yol zamanaşımı riski taşır. Bu nedenle dava açılmadan önce SGK dosyası, ceza soruşturma evrakı, ihale dosyası ve araç tescil kayıtları temin edilerek sorumlu dairesinin eksiksiz belirlenmesi gerekir. Sorumluluğu tartışmalı kişiler bakımından ihbar yoluna başvurulması da düşünülebilir.
2. Sulh ve ibranın diğer sorumlulara etkisi
Davalılardan biriyle yapılan sulh veya ibra, diğer müteselsil borçluları hangi ölçüde etkileyeceği ayrıca değerlendirilmelidir. Manevi tazminat bakımından bu soru özellikle önemlidir: bölünmezlik ilkesi gereği, dava öncesi yapılan bir manevi tazminat ödemesinden sonra ek manevi tazminat istenemeyeceği yönünde kararlar bulunmaktadır. Bu nedenle ibranamelerin kapsamı — hangi kalemi, hangi davacı bakımından ve hangi davalı yönünden kapsadığı — titizlikle incelenmelidir.
XIV. Usul Hükümleri
1. Dava şartı arabuluculuk uygulanmaz
7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu m. 3/3İş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat ile bunlarla ilgili tespit, itiraz ve rücu davaları hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.
Hüküm açıktır: iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davalarında arabulucuya başvuru dava şartı değildir. Ancak istisnanın kapsamı iş ilişkisine dayanan taleplerle sınırlıdır. Belediyeye karşı iş ilişkisi dışında, örneğin araç işleteni veya yapı maliki sıfatıyla asliye hukuk mahkemesinde açılacak bir davada bu istisnanın uygulanıp uygulanmayacağı ayrıca değerlendirilmelidir.
2. Görevli mahkeme
Görevli mahkeme bakımından kural açıktır: iş kazasından doğan maddi ve manevi tazminat davası, 7036 sayılı Kanun m. 5 uyarınca iş mahkemesinde görülür. Kuralın uygulanabilmesi için ölen ile davalı arasında bir iş ilişkisinin bulunması gerekir. Görev sorunları da tam olarak bu noktada, yani iş ilişkisinin bulunmadığı ya da davalıya iş ilişkisi dışında bir sıfatla husumet yöneltildiği hâllerde doğar. Aşağıdaki ayrım, davalı sıfatına göre görevli yargı kolunu göstermektedir:
- İşveren, asıl işveren, alt işveren, birlikte istihdam eden işveren ve geçici iş ilişkisi kurulan işveren: iş mahkemesi.
- Kamu kurumu; kendi işçisi ya da alt işveren işçisi bakımından asıl işveren sıfatıyla davalı ise: iş ilişkisine dayandığından yine iş mahkemesi.
- Kamu kurumu; hizmet kusuru (idari eylem) sebebiyle davalı ise: idare mahkemesinde tam yargı davası ve İYUK m. 13 uyarınca önce idareye başvuru şartı.
- Ölenin kamu görevlisi olması hâlinde: statü hukukuna tabi ilişki sebebiyle idari yargı.
- Zorunlu mali sorumluluk sigortacısı: sigorta sözleşmesinden doğan talep mutlak ticari dava niteliğinde olduğundan asliye ticaret mahkemesi (TTK m. 4/1-(a)).
- Üçüncü kişi sürücü, işleten, araç maliki, şirket yöneticisi veya şantiye görevlisi gibi kendisiyle iş ilişkisi bulunmayan kişiler: haksız fiile dayanan talep sebebiyle asliye hukuk mahkemesi.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkindir ve HMK m. 114/1-(c) uyarınca dava şartıdır; taraflarca ileri sürülmese bile mahkemece resen gözetilir. Bu sebeple aynı dilekçede belediyeye hem asıl işveren sıfatıyla hem hizmet kusuru sebebiyle husumet yöneltilmesi ya da işveren ile sigortacının aynı davada birlikte hasım gösterilmesi, dosyanın bölünmesine yol açar. Görevsizlik kararı verilirse HMK m. 20 uyarınca kararın kesinleşmesinden itibaren iki hafta içinde dosyanın görevli mahkemeye gönderilmesi talep edilmelidir; aksi hâlde dava açılmamış sayılır ve zamanaşımı bakımından telafisi güç bir sonuç doğar.
3. Yetkili mahkeme
Yetki bakımından iş mahkemelerine özgü bir rejim öngörülmüştür. 7036 sayılı Kanun m. 6 uyarınca:
- Davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesi ile işin veya işlemin yapıldığı yer mahkemesi yetkilidir.
- Davalı birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. Alt işveren ile asıl işverenin farklı illerde bulunduğu dosyalarda bu kural hak sahiplerine seçim imkânı tanır; kamu kurumunun merkezinin bulunduğu yer de bu kapsamda değerlendirilir.
- İş kazasından doğan tazminat davalarında ayrıca özel bir yetki kuralı vardır: 7036 sayılı Kanun m. 6/3 uyarınca iş kazasının veya zararın meydana geldiği yer ile zarar gören işçinin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir. Bu fıkra, kazanın uzak bir şantiyede meydana geldiği dosyalarda hak sahiplerine önemli bir seçim imkânı tanır ve uygulamada sıkça gözden kaçar.
- Bu hükme aykırı yetki sözleşmeleri geçersizdir. İş sözleşmelerine konulan yetki kayıtları, iş kazası tazminatı davaları bakımından sonuç doğurmaz.
- İş mahkemesinin yetkisi kesin yetki değildir; yetki itirazının ilk itiraz olarak cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir (HMK m. 116 ve 117). Süresinde ileri sürülmeyen yetki itirazı dinlenmez.
Bu tespit, Yargıtay’ın yargı yeri belirlemeye ilişkin kararlarıyla desteklenmektedir. Kararlarda iş mahkemesinin yetkisinin kamu düzeniyle ilgili olduğu belirtilmekle birlikte, bunun kesin yetki anlamına gelmediği ve süresinde itiraz edilmemesi hâlinde davanın açıldığı mahkemenin yetkili hâle geldiği kabul edilmektedir.
Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2025/10194, K. 2025/16408, 08.12.2025“… Kesin yetki halinin kuralının bulunmadığı ve birden fazla yetkili mahkemenin bulunduğu hallerde yetkili mahkemeyi seçme hakkı davacıya aittir. Davacı, kesin yetki kuralının bulunmadığı bir davayı yetkisiz bir mahkemede açmışsa, seçme hakkı itiraz eden davalıya geçer …”
Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, E. 2023/4014, K. 2023/7683, 25.09.2023“… Kesin yetki kuralının bulunmadığı bir davada 6100 sayılı Kanun'un 19 uncu maddesinde belirlenen süre ve yöntemle yetkisizlik itirazında bulunulmaz ise davanın açıldığı mahkeme yetkili hale gelir ve mahkemece kendiliğinden yetkisizlik kararı verilemez …”
Kararlarda “kamu düzenine ilişkin yetki kuralı” ifadesiyle “kesin yetki” kavramı yan yana kullanıldığından metinler ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ayrım şudur: 7036 m. 6 kamu düzenine ilişkin özel bir yetki kuralıdır, ancak kesin yetki değildir. Bu nedenle davalı süresinde ve usulüne uygun biçimde yetki itirazında bulunmazsa dava açıldığı mahkemede görülmeye devam eder.
Sigortacıya veya üçüncü kişilere karşı açılacak davalarda yetki, iş mahkemeleri rejimine değil genel kurallara tabidir. HMK m. 16 uyarınca haksız fiilin işlendiği yer, zararın meydana geldiği yer veya zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. Trafik kazası niteliğindeki olaylarda ayrıca KTK m. 110 uyarınca sigortacının merkez veya şubesinin ya da sözleşmeyi yapan acentenin bulunduğu yer mahkemesi ile kazanın meydana geldiği yer mahkemesi de yetkilidir.
4. Zamanaşımı
TBK m. 72 uyarınca tazminat istemi, zararın ve tazminat yükümlüsünün öğrenildiği tarihten itibaren iki yıl ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten itibaren on yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Fiil aynı zamanda ceza kanunlarının daha uzun zamanaşımı öngördüğü bir suç oluşturuyorsa, uzamış ceza zamanaşımı uygulanır. İş kazası sonucu ölüm, taksirle öldürme suçunu oluşturduğundan bu hüküm kural olarak devreye girer.
Uzamış ceza zamanaşımından yararlanmak için ceza davasının açılmış veya mahkûmiyetle sonuçlanmış olması şart değildir; eylemin suç oluşturması yeterlidir. Bu ilke, Hukuk Genel Kurulu’nun 05.06.2015 tarihli ve 2014/17-2198 E., 2015/1495 K. sayılı kararıyla benimsenmiş olup, derece mahkemesi kararlarında istikrarlı biçimde uygulanmaktadır.
Zamanaşımı her davalı bakımından ayrı ayrı değerlendirilmelidir. İşverene karşı sözleşmeye aykırılığa dayanan talep ile üçüncü kişiye karşı haksız fiile dayanan talep farklı rejimlere tabidir. Ayrıca belediye görevlileri hakkında 4483 sayılı Kanun uyarınca soruşturma izni verilmemiş olması hukuk davasını engellemez; ancak uzamış ceza zamanaşımından yararlanma tartışmasını doğurabilir.
5. Faiz
- 31.07.2026’dan önce meydana gelen olaylarda: TBK m. 55’in eski hâli uygulanır; faiz başlangıcı bakımından yeni ikili ayrım geçerli değildir.
- 31.07.2026’dan sonra meydana gelen olaylarda: kazancın bilindiği döneme ilişkin tazminata olay tarihinden, bilinemediği döneme ilişkin tazminata karar tarihinden kanuni faiz işletilir.
- Kanuni faiz oranı, 3095 sayılı Kanun’un yeni hâline göre dönemsel olarak hesaplanır.
- Manevi tazminat bakımından TBK m. 55’in yeni fıkraları uygulanmaz; madde yalnızca çalışma gücü kaybı ve destekten yoksun kalma zararlarından söz etmektedir.
6. Harç ve talep artırımı
Kısmi davada başlangıçta talep edilen tutar üzerinden harç yatırılır; HMK m. 109/4 uyarınca yapılacak artırımda tamamlama harcı ödenir. Manevi tazminat tam olarak talep edileceğinden, bu kalemin harcı baştan ödenir. Maddi ve manevi tazminatın tek rakam olarak gösterilmesi hâlinde harç dağılımı belirsizleşeceğinden, dilekçede iki kalem ayrı ayrı harçlandırılmalıdır.
7. İspat yükünün dağılımı
| Vakıa | İspat yükü |
|---|---|
| Olayın iş kazası olduğu ve ölümle sonuçlandığı | Davacı |
| Destek ilişkisi (karine kapsamındaki yakınlar) | Karine — aksini iddia eden davalı |
| Destek ilişkisi (kardeş, nişanlı, gelin, üvey çocuk vb.) | Davacı |
| Gerçek ücretin bordrodan yüksek olduğu | Davacı |
| İş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alındığı | Davalı işveren |
| Ölenin müterafik kusuru | Davalı |
| İlliyet bağının kesildiği (kaçınılmazlık, üçüncü kişi kusuru) | Davalı |
| Belediye ile şirket arasındaki ilişkinin muvazaalı olduğu | Davacı |
| Sözleşmenin anahtar teslim yapım işi niteliğinde olduğu | Davalı |
| Dava öncesi ifa amaçlı ödeme yapıldığı ve tarihi | Davalı |
XV. Sıkça Sorulan Sorular
A. Kimler dava açabilir
1. Ölenin mirasçısı olmayan biri destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilir mi?
Evet. Destekten yoksun kalma tazminatı mirastan bağımsız, hak sahibinin şahsında doğan bir taleptir. Mirasçı olmayan ancak fiilen ve düzenli olarak ölenin desteğini alan kişi de talepte bulunabilir; ancak destek ilişkisini somut delillerle ispat etmelidir.
2. Anne-baba destek ihtiyacını ayrıca ispat etmek zorunda mı?
Hayır. Çocukların anne-babaya destek olduğu karine olarak kabul edilir. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Genel Kurulu’nun 22.06.2018 tarihli kararı uyarınca, destek ilişkisinin ispatı için SGK’ca gelir bağlanmış olması da aranmaz.
3. Kardeş dava açabilir mi?
Manevi tazminat bakımından ölenle gerçek ve yakın duygusal bağ bulunduğu ölçüde açabilir. Destekten yoksun kalma tazminatı bakımından ise karine uygulanmaz; kardeşin ölenden fiilen ve düzenli destek aldığını ispat etmesi gerekir.
B. Tazminatın hesabı
4. SGK’dan ölüm geliri alıyoruz; tazminattan tamamı düşülecek mi?
Hayır. Yalnızca rücu edilebilir kısım düşülür. İşveren bakımından 5510 s.K. m. 21/1, üçüncü kişiler bakımından m. 21/4 uygulanır ve üçüncü kişiler yönünden ilk peşin sermaye değerinin ancak yarısı rücu edilebilir. Kusur dağılımına göre oranlanır.
5. İndirilecek tutar güncellenir mi?
Hayır. İlk peşin sermaye değeri esas alınır; karar tarihine en yakın peşin sermaye değerinin indirilmesi veya ilk değerin faizle güncellenmesi Yargıtay tarafından bozma sebebi sayılmaktadır.
6. Tazminat fahiş bulunursa hâkim indirim yapabilir mi?
TBK m. 55/1 uyarınca hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesiyle artırılamaz veya azaltılamaz. Buna karşılık TBK m. 52 çerçevesinde zarar görenin kusuruna dayanan indirim mümkündür; bu, miktara değil kusura dayanan bir indirimdir.
7. Kayıt dışı ödenen ücret dikkate alınır mı?
Alınır. Gerçek ücret; banka kayıtları, meslek kuruluşundan alınacak emsal ücret araştırması ve tanık beyanları birlikte değerlendirilerek belirlenir. Bordro tek başına bağlayıcı değildir.
C. Belediye ve iştirak şirketi
8. İşçi belediye şirketinde çalışıyordu; belediyeye de dava açabilir miyim?
Şirketin belediyeye ait olması tek başına yetmez. Belediyeye husumet yöneltilebilmesi için somut bir hukuki sebep gerekir: asıl işverenlik, muvazaa, birlikte istihdam ya da belediyeye ait araç/tesisten kaynaklanan sorumluluk. Belirleyici belge, belediye ile şirket arasındaki sözleşmedir.
9. Sözleşmenin niteliği neden bu kadar önemli?
Sözleşme personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımı ise belediye asıl işverendir ve alt işverenle birlikte müteselsilen sorumludur. Anahtar teslim yapım işi ise belediye yalnızca ihale makamıdır ve iş ilişkisine dayanan husumet yöneltilemez.
10. Belediye şirketiyle belediye arasındaki ilişki muvazaalı sayılır mı?
Kural olarak hayır. Yargıtay, belediyenin kendi kurduğu şirketle arasındaki organik bağın kanuni düzenlemeye dayandığını ve salt organik bağın ilişkiyi muvazaalı hâle getirmeyeceğini kabul etmektedir. Muvazaa için işçinin haklarının kısıtlanması gibi ek olguların ispatı gerekir.
11. Kazaya belediye memuru sebep oldu; ona şahsen dava açabilir miyim?
Hayır. Anayasa m. 129/5 uyarınca kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları idareye karşı açılır. Buna karşılık şirket çalışanı olan işveren vekiline şahsen husumet yöneltilebilir.
D. Manevi tazminat
12. Manevi tazminatı da kısmi olarak isteyip sonra artırabilir miyim?
Hayır. Manevi tazminatın tekliği ve bölünmezliği ilkesi gereği tam olarak talep edilmelidir. Kısmi veya belirsiz alacak biçiminde istenmesi hâlinde talep, hukuki yarar yokluğundan usulden reddedilir.
13. HMK m. 109/4 ile gelen talep artırımı manevi tazminatta kullanılabilir mi?
Baskın görüş kullanılamayacağı yönündedir. Bölünmezlik ilkesi HMK m. 107’den değil manevi zararın niteliğinden doğmakta olup, HMK m. 109 zaten talep konusunun bölünebilir olmasını şart koşmaktadır. Yeni dönem bakımından yerleşmiş içtihat henüz bulunmadığından ihtiyatlı davranılmalıdır.
14. Dava öncesi manevi tazminat ödemesi yapıldıysa ek talepte bulunabilir miyim?
Bölünmezlik ilkesi gereği bu konuda ciddi risk vardır; yapılan ödemenin manevi tazminat karşılığı olduğu kabul edilirse ek talep reddedilebilir. İbranamenin kapsamı ve ödemenin hangi kaleme ilişkin olduğu titizlikle incelenmelidir.
E. Usul
15. İş kazası tazminat davasında arabulucuya başvurmak zorunda mıyım?
Hayır. 7036 sayılı Kanun m. 3/3 uyarınca iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davaları dava şartı arabuluculuk kapsamı dışındadır.
16. 31.07.2026’dan önce açtığım belirsiz alacak davam ne olacak?
7589 s.K. geçici m. 1/10 uyarınca mülga HMK m. 107 bu davalarda uygulanmaya devam eder. Dava türünü değiştirmenize gerek yoktur; zamanaşımı alacağın tamamı için dava tarihinde kesilmiştir.
17. Kaza 2024’te oldu, davayı şimdi açacağım. Hangi kurallar uygulanacak?
İki farklı ölçüt işler. TBK m. 55’in yeni faiz ve mahsup fıkraları uygulanmaz, çünkü ölçüt olayın tarihidir ve olay 31.07.2026’dan öncedir. Buna karşılık belirsiz alacak davası açamazsınız, çünkü bu bakımdan ölçüt dava tarihidir. Kısmi dava açıp HMK m. 109/4 uyarınca talebi artırmanız gerekir.
18. Talep artırımını kaç kez yapabilirim?
Bir defaya mahsus olmak üzere ve en geç tahkikat sona erinceye kadar. Bilirkişi raporuna itiraz edip ek rapor alma ihtimalini gözeterek artırımın zamanlaması planlanmalıdır.
19. Zamanaşımı süresi kaç yıl?
Kural olarak öğrenmeden itibaren iki, her hâlde on yıldır. Ancak iş kazası sonucu ölüm asgari düzeyde taksirle öldürme suçunu oluşturduğundan uzamış ceza zamanaşımı uygulanır. Bunun için ceza davası açılmış veya mahkûmiyet verilmiş olması şart değildir.
XVI. Uygulama Notları
Davacı bakımından
– Dava açılmadan önce iki tarihi ayrı ayrı tespit edilmeli: olay tarihi ve dava tarihi. Faiz rejimi olay tarihine, dava türü rejimi dava tarihine bağlıdır.
– Belediye ile şirket arasındaki sözleşme ve şartname mutlaka temin edilmeli.
– İş ilişkisine dayanan sebeple hizmet kusuru iddiası aynı dilekçede birleştirilmemeli; görevsizlik riski doğar.
– Maddi tazminatı her davacı için ayrı ayrı ve kısmi olarak, manevi tazminat ise her davacı için ayrı ayrı ve tam olarak talep edilmeli; iki kalem ayrı harçlandırılmalı.
– Manevi tazminat kalemine “fazlaya ilişkin haklar saklıdır” kaydı düşülmemeli.
– SGK’dan bağlanan gelirin ilk peşin sermaye değeri, rücuya tabi olup olmadığı ve dayanak belgelerini araştırılmalı; hesabın doğruluğu buna bağlıdır.
– Dava öncesi yapılan her ödemenin tarihini ve hangi kaleme ilişkin olduğu belgelenmeli; 31.07.2026 sonrası olaylarda mahsup ödeme tarihine göre yapılacaktır.
– Karine kapsamı dışındaki davacılar için destek ilişkisine dair somut deliller baştan hazırlanmalı.
– Bilirkişi heyetinin işin niteliğine uygun uzmanlıkları içerdiği denetlenmeli; bünyesel faktör iddiası tıbbi belgeye dayanmıyorsa itiraz edilmeli.
– Talep artırımı bir defaya mahsus kullanılacağı gözetilerek, ek rapor ihtimalinin beklenip beklenilmeyeceğine karar verilmeli; HMK m. 147 takvimi daraltmaktadır.
Ek: Atıf Yapılan Mevzuat ve Kararlar
1. Mevzuat
| Hüküm | Konu |
|---|---|
| TBK m. 49–52 | Haksız fiil sorumluluğu, müterafik kusur, tazminatın indirilmesi |
| TBK m. 53 | Ölüm hâlinde uğranılan zararlar |
| TBK m. 55 | Zararın belirlenmesi; rücu edilemeyen ödemelerin indirilemeyeceği; yeni faiz ve oransal mahsup fıkraları |
| TBK m. 56 | Manevi tazminat; ölüm hâlinde yakınların istemi |
| TBK m. 61–62 | Müteselsil sorumluluk ve iç ilişkide rücu |
| TBK m. 66, 69, 71 | Adam çalıştıranın, yapı malikinin ve tehlike sorumluluğu |
| TBK m. 72 | Zamanaşımı ve uzamış ceza zamanaşımı |
| TBK m. 417 | İşverenin işçiyi gözetme borcu; sözleşmeye aykırılık rejimi |
| 4857 s.K. m. 2 | İşveren, işveren vekili, asıl işveren–alt işveren ilişkisi ve muvazaa |
| 5510 s.K. m. 13, 21, 23, 34 | İş kazası tanımı; işverenin ve üçüncü kişilerin sorumluluğu; Kurumun rücuu; ölüm geliri |
| 6331 s.K. m. 4, 5, 10, 16–17 | İşverenin genel yükümlülüğü, risklerden korunma, risk değerlendirmesi, eğitim |
| 7036 s.K. m. 3/3, 5, 6 | Arabuluculuk istisnası, görev, yetki |
| HMK m. 109 | Kısmi dava ve 7589 s.K. m. 20 ile eklenen talep artırımı fıkrası |
| HMK mülga m. 107 | Belirsiz alacak davası (7589 s.K. m. 19 ile yürürlükten kaldırıldı) |
| HMK m. 114/1-h, 124, 147 | Hukuki yarar; taraf değişikliği; duruşmalar arası azami süre |
| 3095 s.K. m. 1 | Kanuni faiz oranı (7589 s.K. m. 10 ile değişik) |
| 7589 s.K. m. 10, 18, 19, 20, 26 ve geçici m. 1/9-10 | Değişikliklerin kapsamı, yürürlük ve zaman bakımından uygulama |
| 375 s. KHK geçici m. 23–24 | 696 s. KHK ile kurulan kamu ve mahalli idare şirketi istihdam rejimi |
| 5393 s.K. m. 14, 15, 70 | Belediyenin görevleri, haczedilemeyen mal ve gelirleri, şirket kurma yetkisi |
| 4734 s.K. m. 62/e | Personel çalıştırılmasına dayalı hizmet alımı sınırlaması |
| 2577 s. İYUK m. 2/1-b, 13 | Tam yargı davası; idareye ön başvuru şartı |
| Anayasa m. 129/5; 657 s.K. m. 13 | Kamu görevlisine doğrudan husumet yöneltilememesi |
| 4483 s.K. | Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması — soruşturma izni |
| TCK m. 66, 85 | Dava zamanaşımı; taksirle öldürme |
| 2918 s.K. m. 85, 91, 92, 97, 109 | İşletenin sorumluluğu; zorunlu sigorta; teminat dışı hâller; ön başvuru; zamanaşımı |
| 7327 s.K. m. 19 | KTK m. 92’ye (j), (k), (l), (m) bentlerinin eklenmesi |
| 5510 s.K. m. 14 | Meslek hastalığının tanımı, bildirimi ve tespiti |
| 4857 s.K. m. 6, 7 | İşyeri devri; geçici (ödünç) iş ilişkisi |
| TBK m. 202, 471 | İşletmenin devralınması; yüklenicinin özen borcu |
2. Yargı Kararları
| Merci ve künye | Konu |
|---|---|
| Yargıtay HGK, E. 2017/1382, K. 2018/1252, 27.06.2018 | Kamu tesisinin yapımı, kullanımı veya korunmasındaki kusur; idari yargıda tam yargı davası |
| Yargıtay HGK, E. 2024/33, K. 2024/433, 18.09.2024 | 696 s. KHK ile sürekli işçi kadrosuna ve mahalli idare şirketlerine geçiş rejimi |
| Yargıtay HGK, E. 2022/548, K. 2023/362, 26.04.2023 | 375 s. KHK geçici m. 23–24’ün kapsamı |
| Yargıtay HGK, 05.06.2015, E. 2014/17-2198, K. 2015/1495 | Uzamış ceza zamanaşımı; ceza davası açılmış olması şart değildir |
| YİBGK, 22.06.2018 tarihli karar | Anne-babaya çocuğun destek olduğu karinesi; SGK gelir bağlanması şartı aranmaz |
| YİBK, 11.02.1959, E. 17, K. 15 | Kamu tesislerinden doğan zararların tam yargı davasına konu olması |
| Yargıtay 10. HD, E. 2025/13500, K. 2025/16217, 27.11.2025 | Manevi tazminat kısmi veya belirsiz alacak davası olarak istenemez; usulden ret |
| Yargıtay 10. HD, E. 2025/5166, K. 2025/9427, 03.06.2025 | Birleşen dava yoluyla ek manevi tazminat istenemez |
| Yargıtay 17. HD, E. 2016/14192, K. 2019/6322, 20.05.2019 | Talep açıklama, ıslah veya talep artırımı adı altında manevi tazminat artırılamaz |
| Yargıtay 4. HD, E. 2022/13881, K. 2024/2674, 11.03.2024 | Manevi tazminatın tekliği; dava sırasında yapılan ödemenin etkisi |
| Yargıtay 10. HD, E. 2020/7249, K. 2020/6918, 24.11.2020 | Manevi zararın HMK m. 107’ye göre tespiti istenemez |
| Yargıtay 10. HD, E. 2024/2735, K. 2025/2263, 17.02.2025 | Personel destek hizmet alımında belediye asıl işverendir; husumet itirazının reddi |
| Yargıtay 21. HD, E. 2018/2845, K. 2019/2309, 26.03.2019 | Yardımcı personel hizmet alımı; belediyenin kusuru ve müteselsil sorumluluk |
| Yargıtay 10. HD, E. 2023/8988, K. 2025/17987, 24.12.2025 | Anahtar teslim yapım işinde belediye ihale makamıdır; husumet yokluğu |
| Yargıtay 10. HD, E. 2025/16310, K. 2026/2427, 03.03.2026 | Anahtar teslim ihale; belediyenin asıl işveren sayılmaması |
| Yargıtay 10. HD, E. 2025/6000, K. 2025/16153, 26.11.2025 | Belediye asıl işveren, şirket alt işveren ve üçüncü kişi arasında kusur dağılımı |
| Yargıtay 10. HD, E. 2024/2100, K. 2025/1957, 13.02.2025 | Belediyeye ait iş makinesi ve belediye çalışanı operatör; adam çalıştıranın sorumluluğu |
| Yargıtay 10. HD, E. 2023/173, K. 2024/5756, 22.05.2024 | Belediyeye ait araç; işleten sıfatıyla sorumluluk |
| Yargıtay 10. HD, E. 2025/4161, K. 2025/13320, 09.10.2025 | Asıl işverenin denetim yükümlülüğü; yaşam tablosu tartışması |
| Yargıtay 9. HD, E. 2021/7752, K. 2021/11583, 13.09.2021 | Belediye ile kendi şirketi arasındaki organik bağ kanuni düzenlemeye dayanır; muvazaa yok |
| Yargıtay 9. HD, E. 2025/8286, K. 2025/10030, 17.12.2025 | Salt organik bağ tüzel kişilik perdesinin kaldırılması için yeterli değildir |
| Yargıtay 9. HD, E. 2025/9811, K. 2026/1177, 12.02.2026 | Birlikte istihdam iddiasının somut araştırmayla belirlenmesi |
| Yargıtay 22. HD, E. 2017/11245, K. 2018/5148, 27.02.2018 | Belediye iştiraki şirketle yapılan hizmet alımının geçerliliği |
| Yargıtay 4. HD, E. 2013/15446, K. 2013/16854, 04.11.2013 | Kamu görevlisinin hizmet kusuru; idari yargı yolu |
| Yargıtay 4. HD, E. 2012/127, K. 2012/959, 26.01.2012 | Kaldırım ve kamu tesisinden doğan zarar; tam yargı davası |
| Yargıtay 4. HD, E. 2013/7148, K. 2013/10086, 28.05.2013 | Yargı yolu bakımından görevsizliğin resen gözetilmesi |
| Yargıtay 21. HD, E. 2018/6774, K. 2019/4236, 12.06.2019 | İndirilecek peşin sermaye değerinin kusur oranına göre hesaplanması |
| Yargıtay 17. HD, E. 2015/12163, K. 2018/5976, 07.06.2018 | Karar tarihine en yakın peşin sermaye değerinin indirilemeyeceği |
| Yargıtay 17. HD, E. 2015/8424, K. 2018/2274, 13.03.2018 | İlk peşin sermaye değerinin faizle güncellenemeyeceği; üçüncü kişide yarı oran |
| Yargıtay 21. HD, E. 2018/2853, K. 2019/1031, 18.02.2019 | Rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemelerinin indirilemeyeceği |
| Yargıtay 21. HD, E. 2014/23286, K. 2015/2550, 16.02.2015 | Kusur raporunda ihlal edilen mevzuatın ve illiyetin gösterilmesi zorunluluğu |
| Yargıtay 21. HD, E. 2016/8246, K. 2017/419, 24.01.2017 | İlliyet bağının kesilmesi; uzman heyet oluşturulması |
| Yargıtay 10. HD, E. 2022/5651, K. 2023/8757, 26.09.2023 | Bünyesel faktör değerlendirmesinin tıbbi belgeye ve uzmanlığa dayanması |
| Yargıtay 4. HD, E. 2018/1697, K. 2018/6317, 18.10.2018 | Karine dışındaki yakınlarda fiilî destek ilişkisinin ispatı |
| Yargıtay 4. HD, E. 2022/4037, K. 2024/2111, 27.02.2024 | Farazi desteklik ve destek payının ayrılması |
| İstanbul BAM 9. HD, E. 2019/3567, K. 2022/92, 24.01.2022 | Destekten yoksun kalma hakkının mirastan bağımsız ve asli niteliği |
| Yargıtay 9. HD, E. 2020/3991, K. 2021/1640, 20.01.2021 | Muvazaa ölçütleri kamu işverenleri bakımından da aynen uygulanır |
| Yargıtay HGK, E. 2015/770, K. 2015/1243, 22.04.2015 | Alt işverenlik sınırlamalarında kamu–özel sektör ayrımı yapılamaz |
| Yargıtay 20. HD, E. 2015/6793, K. 2015/11370, 18.11.2015 | Sigortacı ile diğer davalılar arasındaki bağlantı; tefrikin isabetsizliği |
| Yargıtay 17. HD, 04.04.2012, E. 2011/4042, K. 2012/4079 | İş kazasında işverenin araç sigortacısı yönünden görevsizlik (dolaylı atıf) |
| Yargıtay 17. HD, E. 2014/10978, K. 2016/9477, 27.10.2016 | Tam kusurlu sürücünün yakınlarının bağımsız destek talebi |
| Yargıtay 4. HD, E. 2021/10729, K. 2022/5314, 21.03.2022 | Sigortacının sorumluluğu kaza/poliçe tarihindeki Genel Şartlar’a göre belirlenir |
| Yargıtay HGK, 15.06.2011, E. 2011/17-142, K. 2011/411 | Destekten yoksun kalanların bağımsız hakkı — temel karar (dolaylı atıf) |
| Yargıtay 4. HD, E. 2023/2149, K. 2025/13277, 29.09.2025 | Destek şahsının kusuruna denk gelen destek tazminatı teminat dışıdır |
| Yargıtay 4. HD, E. 2021/16663, K. 2021/8413, 08.11.2021 | Tam kusurlu sürücü desteğin kusuruna isabet eden tazminat teminat kapsamında değildir |
| Yargıtay 17. HD, E. 2016/14665, K. 2019/6221, 16.05.2019 | Manevi tazminat KTK m. 92/(f) uyarınca trafik sigortası teminatı dışındadır |
| Yargıtay 17. HD, E. 2015/821, K. 2017/6811, 15.06.2017 | KTK m. 92’de teminat dışı hâllerin tahdidi olarak sayılmış olması |
| Yargıtay 21. HD, E. 2011/1591, K. 2011/7861, 10.10.2011 | Manevi tazminatta “yakın” kavramı; kardeş, nişanlı ve evlatlığın davacı sıfatı |
| Yargıtay 4. HD, E. 2021/3528, K. 2021/3659, 24.06.2021 | TBK m. 56/2’de “ölenin yakınları” kavramının kapsamı |
| Yargıtay HGK, E. 2017/2357, K. 2021/1121, 30.09.2021 | Geçici iş ilişkisinde her iki işverenin iş kazasından birlikte sorumluluğu |
| Yargıtay 6. HD, E. 2025/2404, K. 2025/4396, 18.12.2025 | Eser sözleşmesinde iş sahibinin sorumluluğu; kusurun eser sözleşmesi hükümlerine göre belirlenmesi |
| Yargıtay 22. HD, E. 2016/25252, K. 2019/24507, 26.12.2019 | İşyeri devrinde iki yıllık sınırlamanın kapsamı |
| Yargıtay 10. HD, E. 2021/12782, K. 2023/4646, 02.05.2023 | İşyeri devri ve TBK m. 202 sorumluluğunun iş kazası dosyasında birlikte tartışılması |
| Yargıtay 5. HD, E. 2025/10194, K. 2025/16408, 08.12.2025 | İş mahkemesi yetkisinin kesin yetki olmadığı; seçim hakkı |
| Yargıtay 5. HD, E. 2023/4014, K. 2023/7683, 25.09.2023 | Süresinde yetki itirazı yapılmazsa davanın açıldığı mahkemenin yetkili hâle gelmesi |
Yazarın NotuBu makale genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup hukuki görüş niteliğinde değildir. Makale içeriği, ilgili oldukları somut olayların özellikleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Mevzuat veya yargı uygulaması değişebileceğinden, somut uyuşmazlıklarda güncel durumun teyidi ve hak kaybına uğramamak için konu hakkında mutlaka avukata danışılması gerekmektedir.
Yasal UyarıBu makalenin ve içeriğinin hiçbir bölümü, yazarı Avukat Alptuğ Akyıldız’ın izni olmaksızın kopyalanamaz, yayımlanamaz veya dağıtılamaz. Bu konuda yazarın bütün yasal hakları saklıdır.